eğitim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
eğitim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Haziran 2023 Pazartesi

SEÇİLMİŞLER - ATANMIŞLAR - KAZANMIŞLAR

Seçilmişler mi, atanmışlar mı?

Üst düzey (!) devlet ricali arasında ve neredeyse sadece taraflardan biri, övünme ya da meşruiyet delili olarak bunu ileri sürer. 

"Sen kim oluyorsun da bana direktif veriyorsun. Ben seçilmişim, sen atanmışsın." 

Kurum amirine, müdürüne bu silahla saldıran köy muhtarı işitmiştim. 

Bu mantığa göre sandıktan çıkmak en büyük paye, mutlak üstünlük... 

Atanmışlar -yani sandığa girip sandıktan çıkmamışlar- şayet hiçbir vasfı yokken, mesela okullarda okumadan, sınavlardan geçmeden, göz nuru döküp dirsek çürütmeden birileri tarafından alınıp bir yerlere oturtulmuşlarsa -doğrudur- seviye olarak aşağıdadırlar. Ama memlekette kamuda hizmetli olabilmek için bile en az lise diploması ve KPSS gibi sınavlardan geçer puan istenirken ilkokul diplomasıyla sınavsız puansız milletvekili olunabildiğini hesaba  katarsak atanmışların öyle sokaktan tutulup getirilmediğini anlayabiliriz. Sıradan bir memur olabilmek için en az lisans düzeyinde üniversite mezunu olmak; bir iki kademe yüksek memuriyet için yüksek lisans, doktora seviyesinde eğitim, yabancı dil bilmek gibi niteliklerin şart koşulduğu "atanmışlar" tarafında koltuğa oturmanın bedeli çok da ucuz gibi gözükmüyor. 

Seçilmişler cephesinde durum, iddia edildiği gibi mi acaba? Seçilmişler gerçekten seçilmişler midir, yoksa onlarda da atanmışlık şüphesi var mıdır birazcık? 

Üzerlerinde hiçbir atanmışlık belirtisi olmayan köy/mahalle muhtarları memleketin en seçilmiş bürokratları olarak kasıla kasıla gezme hakkına sahiptirler. Partilerin milletvekillerine gelince, aday adaylığından aday konumuna yükselmeleri genellikle atanma yöntemiyle oluyor. Daha açık bir ifadeyle, başkanınız sizi aday listesine koymadan seçime bile giremiyorsunuz, yani seçilebilme hakkına ancak atamadan sonra sahip olabiliyorsunuz. 

Öte yandan atanmışların atanması da -esasen- bir seçim sonucunda gerçekleşiyor. Amir, başkan vb. zihnindeki ya da önündeki adaylardan birini seçip atıyor. Seçilmişlerin aksine, atanmışlar cephesinde önce seçim, sonra atama var.

Tek kişinin seçimine itiraz edilebilir ama seçenlerin sayısının fazla olması mıdır bir seçimi isabetli kılan. Bugün birçok insanın ne düşüncelerle veya ne kadar düşüncesizce sandıklara zarfları attığına şahit olmuyor muyuz? Sağını solunu tanımayan nicelerinin sağcılık-solculuk dava ettiklerini az mı görüyoruz? Kendisini idare etmekten aciz olanların memleketi idare edecekleri seçmesinde hiç mi gariplik yok? Seçilmemişlerin oylarıyla seçilmiş olmak, nasıl oluyor da kişiyi seçilmemiş seçmenlerden üstün konuma getiriyor? Üstelik geçici bir süre için seçilmiş olmak, işin rengini büsbütün berbat etmiyor mu?

Eğer seçilmişler üstünlükten dem vurmak, ayrıcalıklı konumlarıyla hava atmak zorundalarsa -ki bazılarının emek vererek, okuyarak, eğitim alarak bir yerlere ulaşmanın zorluğundan kaçtıkları ve bununla birlikte bir konuma gelmeyi de çok arzuladıkları için düştükleri çukurdan siyaset merdiveniyle çıkmaya çalıştıklarını gözlerimle görüyorum- kendileri gibi seçimlere girdiği halde seçilememiş olanları muhatap almalıdırlar. "Ben seçilmişim, sen atanmışsın." diyerek esasen okumuş, sınavlardan geçmiş ve kazanmış, ardından emeğiyle bir yerlere gelmiş olanlarla boy ölçüşmeye kalkmak yerine, kendileri gibi aday olabildiği halde seçilemeyenlere "Ben seçilmişim, sen seçilememişsin." diye doya doya büyüklensinler.     

Eğitim ve öğretimin önemsenmediği, herkesin gözünü makama koltuğa kolay yoldan -seçimle çalışan mekanizmaların peşinde dolaşıp seçilme fırsatını kollamak gibi- oturmaya diktiği bir toplumda emanet zayi olur gider. Emanetin zayi olduğu toplumun kıyameti kopar. Bu son cümleyi Hz. Peygamber söylüyor.     

1 Kasım 2022 Salı

SEN ADAM OLURSUN

Meşhur hikâye:

Adam, oğluna hep dermiş ki "Sen adam olmazsın."

Oğlu okumuş, vali olmuş; adam göndermiş, babasını aldırıp getirtmiş makamına. 

Çocukluğunda kendisini aşağılayan babasının kehanetinin tutmadığını bir de söz ile yüzüne vurmak için buyurmuş ki vali bey:

"Sen bana hep 'Adam olmazsın.' diyordun ya, bak işte ben vali oldum." 

Valinin tahsilsiz babası taşı gediğine koymuş:

"Oğlum, ben sana vali olamazsın, demedim ki; adam olamazsın, dedim."

Bu ibretlik hikayeyi bilmeyen yok gibidir ve hemen herkes babanın bu hikmetli (!) ve müskit cevabına hak verir.

Diploma sahibi olmakla karakter sahibi olmak, vali olmakla adam olmak aynı şeyler değil elbette. Oğulun vali olabilmesine rağmen adam olamadığı ortada. Yoksa babasını huzuruna getirtmek gibi bir edepsizlik eder miydi? Çocukluğunda kendisini aşağılamış, adam yerine koymamış, kendisine şefkat, merhamet ve anlayışla yaklaşmamış olmasına rağmen kendisi babasının ayağına gider; yine elini öper, yine saygıda ona kusur etmezdi.

Neticede baba haklı çıktı, oğul vali oldu ama adam olamadı.

Valiyi bir kenara bırakıp gelelim onun adam olmamasının müsebbibi babasına...

Atalarımız "Bir kimseye kırk gün deli dersen deli, veli dersen veli olur." demişler. Acaba bizim valimiz de çocukluğunda babasından sürekli olumsuz telkin aldığı için adamlığa erememiş olabilir mi?

Çocuk, babasının kendisi hakkındaki sözlerine inanmış ve bu kocaman insanı haklı çıkarmak için çabalamış ve bunu başarmış olamaz mı yahut?

Ya da babanın oğlu hakkında vird edindiği "adam olmazsın" sözü dua olup Allah’a yükselmiş olamaz mı?

Çocuğun bütün yaramazlıklarına, aksiliklerine rağmen baba şefkatle, sabırla, inatla "Oğlum, sen iyi adam olacaksın." diyebilseydi belki yine haklı çıkacaktı. Buna rağmen çocuk yine de adam olamamış bir vali olsaydı babanın ne kaybı olurdu? 

Kötüyü çağırıp kötüye sarılmak, iyiyi çağırıp da iyiye kavuşamamaktan daha mı az acı verir?

Hüsn-ü zanda hata etmek, su-i zanda isabet etmekten daha evla değil midir?

Valinin babası keşke bu kadarcık hikmete sahip olsaydı...

Onun olumlu telkinleri belki oğlunu iyiye ve doğruya sevk edecekti.

Belki her şeye rağmen ısrarla tekrarlanan "Benim oğlum iyi adam olacak." sözleri çocuğun gönlüne tesir etmese bile icabet vaktine denk gelen dua olacaktı.

Şair Arif Nihat Asya ne güzel söyler:

Hastalık, sevgisizlik, öksüzlük...

Neler geçirdim ben!

Çıkabilseydi bir "güzel" diyecek

Güzelleşirdim ben.