ölüm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ölüm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Aralık 2022 Salı

SAYAÇ

İnsan, doğduğu anda bir sayaç geri saymaya başlıyor. Kimi bilgisayar oyunlarındaki gibi kişinin başının üstünde gözükebilen, enerjisinin/ömrünün ne kadar kaldığını gösteren türden bir sayaç bu da.

Dünya hayatı da zaten bir oyundan ibaret değil mi?

Oyundaki kişiler sayaçları göremiyor fakat. Her kişinin tüketilmek üzere sayacına yüklenen süre farklı. Tıp, biyoloji, fizik, matematik ve konuyla uzaktan yakından ilgisi bulunan bütün bilimler kafa kafaya verseler yeni doğan bir bebeğin ömür sayacının geri sayıma kaçtan başladığını hesaplayabilmek imkânına sahip değiller.

Bebek ilk nefesini aldığında, aylardır onu beklemekte olanlar birbirlerini müjdelerken yeni doğanın başının üzerindeki görünmez ömür sayacı geri sayıma başlamış oluyor. Saniye hanesi geri sayarak dakika hanesini, o da bir önceki haneyi eritiyor. Sayaç gece gündüz çalışıyor, her bir hane nefes nefes bir büyüğünü tüketiyor.

Bilgisayar oyunlarında eksilen ömre, puan toplayınca ya da bazı şeyleri başarınca ilaveler yapılabiliyor. Dünya oyununda da böyle şeyler oluyor mu, göremiyor; bilemiyoruz. Sadakanın, akrabalarla iyi ilişkileri sürdürmenin ömrü uzatacağını haber veriyor Allah Elçisi. Bu bir nicelik artışı mıdır, nitelik artışı mıdır? Bilemiyoruz. Nicelikte artış olsa bile “Ne kadar kalmıştı sayacımızda, ne kadar artış oldu?” En ufak bir tahminde bulunmak bile mümkün olmuyor.

Aynalara her baktığımızda saçlarımızı, yüzümüzdeki günden güne belirginleşen kırışıkları görebildiğimiz gibi görebilseydik sayaçlarımızı da yahut ara sıra sorgulama imkânımız olsaydı kalan süremizi de tıpkı telefonlarımızda kalan dakikalarımızı sorgulayabildiğimiz gibi, yaşamımızda neler farklı olurdu acaba şimdiki durumumuzdan?

Sevinir miydik buna, üzülür müydük?

Hanelerimiz büyük rakamlarla doluyken kayıtsız davranıp sıfırlara yaklaştıkça da bunalımlara, korkulara düşer miydik mesela?

Bizim sayacımızda yıl hanesi dopdolu olsa bile sıfırlanmakta olan sevdiklerimiz nedeniyle her an ıstırap çekmez miydik?

Evlat hasretiyle yanan ebeveynin doğuma gün sayarken rakamlar küçüldükçe heyecanı, neşesi büyür. Ölüme gün saymak bunun aksidir mutlaka. Sayılar küçüldükçe yürekten kopan parçalar büyür.

İyi ki doğduğumuzda görebileceğimiz birer sayaç yaratmıyor bizimle birlikte Yaratıcı. İyi ki süreyi bilmiyoruz. Süreyi bilmiyoruz ama süreci biliyoruz, unutmamak gerek. Ölmeyecek gibi yaşamamak gerek. Sınırlı sermayeyi sınırsız ve sorumsuzca harcayamayız.

Farkında olsak da olmasak da, biz onu görmesek de bir yerlerde bize ait bir sayaç var, mütemadiyen geriye sarıyor, ömrümüzü geri saya saya tüketiyor. Bütün hanelerimiz sıfıra varmadan bir şeyler yapmak gerek. Yapmamız gereken ne ise onu yapmak gerek.

7 Temmuz 2022 Perşembe

DİRİLİŞ

Bundan yüz sene önce yokluğun zifiri karanlığında, ismi cismi olmayan bir yokluk iken zamanın bir diliminde bizim irade ve ihtiyarımız olmaksızın var olduk. Zamanın bir noktasından sonra istesek de istemesek de hayat sahnesinin dışına çıkarılacağız. Bir insan hayatı, alev almamış bir kibrit çöpünün çıkardığı kıvılcım kadar. İnsanlığın, iki karanlık arasındaki kıvılcımların toplamından ibaret olan milyonlarca yıllık hayat ışığı, ezelden beri yanmadığına göre ebede kadar da sürecek değil.

Hayat çok kıymetli, yaşamak çok güzel; yokluk çok kötü, ölüm arzulanacak bir şey değil. Ne var ki hayatın en büyük gerçeği, kalıcı tek tarafı o.

Ölümsüzlük arzusunu insanlık eski masallarda bırakmış, âb-ı hayatı bulmaktan umudunu kesmiş; yerin derinliklerinde, uzayın karanlıklarında bir şeyler keşfetmeye çalışıyor, her şeyi arıyor ölümsüzlükten başka. En fazla muhtaç olunan en büyük arzuya karşı en derin umutsuzluk hali...

Mümkün olsaydı sonsuz bir hayata insan “hayır” demezdi herhalde. Öyleyse ölümden sonra ikinci bir hayatın varlığını neden istemesin ki insan? Hangi insan, kaybetmiş olduğu çok değerli bir malını kıymetinden hiçbir şey eksilmemiş olarak günün birinde bulmak istemez ki?

İkinci bir hayat; fakat bu defa ölümü olmayan, başının dişinin ağrımayacağı, elem, keder, yorgunluk, bıkkınlık bulunmayan ve ölümlü yaşamda sevip bağlandığımız kimselerin de içinde olduğu sonsuz bir hayat... Daha ne isteriz ki...

Öldükten sonra böyle bir hayata gözlerin açıldığı dirilmenin gerçekliğine bir insan neden inanmak istemez ki?

Bunun cevabını elbette biliyoruz:

Bu ikinci sonsuz hayatta, Ahiret hayatında, şimdiki hayatımızın hesabı sorulacağı için... Ahiret hayatına inanmak; dünya hayatını keyfimizce değil, Allah’ın istediği şekilde yaşamamızı zorunlu kıldığı için... Sonsuz hayatın keyfini, yalnızca buradaki sınırlı yaşamında bedelini ödemiş olanların süreceği, burada keyfince yaşayanların sonsuz hayatta keyifleri kaçacağı için...
Oysa bu, dünya hayatında bile temel bir kanun: Herkes çabasının ve emeğinin karşılığını alıyor.

Öldükten sonra dirilmek ve bu hayatta yaptıklarından ve yapmadıklarından hesaba çekilmek, ardından hak ettiği şekilde muameleye tabi tutulmak ve bundan sonra bir daha ölüm yüzü görmemek akıl ve mantık açısından imkânsız değil. Bunun olağan dışı bir durum olması, olamayacağını göstermiyor. Bu hayatta bile ne akıl almaz olayların nasıl da sıradan hale geldiğini görmüyor muyuz? İnsanların ellerinde tuttukları kutular aracılığıyla dünyanın öbür ucundaki insanlarla görüntülü olarak konuşabileceklerini bundan yüz sene önce söyleselerdi aklımız almazdı büyük ihtimalle. Yüzlerce insanın bir kutunun içine binip havada uçarak dünyanın öbür ucuna kısa sürede gideceklerini bundan üç yüz sene önce söyleyen adamın aklıyla alay ederlerdi herhalde.

Gün gelip yeryüzündeki bütün insanların, hatta bütün canlıların ölüp hayatın sona ermesi akla mantığa aykırı bir durum mu? İnsanların kendi tercihleri ve iradeleri olmaksızın ilk defa hayat buldukları gibi yaşayıp ölmüş olan bütün insanların tekrar diriltilip yeniden hayat bulmaları neden imkânsız olsun ki? İlk defa yaratan, ikinci defa yaratamaz mı? Allah’ın varlığına inanmayan bir insan da düşünmeli ki yokluktan varlığa ilk defa çıktığında buna kendisi engel olamamıştı, ister istemez bu hayata geldiği gibi ölümünün üzerinden yüzlerce yıl geçip çürüyüp toprak olduktan sonra bile olsa tekrar dirilmeye ve ikinci hayata uyanmaya başlarsa buna engel olabilecek mi? Yaşama ilk defa gelmek normal de ikinci defa gelmek mi anormal?

Öldükten sonra diriliş, neredeyse bütün dinlerde kabul edilen bir gerçektir. Keyfiyetteki sayısız farklılığa rağmen genel olarak bütün dinlerin yeni bir hayatın varlığını onaylamaları, asla yabana atılamaz.

İslam’ın temel inançlarından birisi de Ahiretin varlığıdır. İslam inanç esaslarını iki madde halinde ifade edecek olsak "Allah'tan başka tanrı yoktur." cümlesiyle özetleyebileceğimiz "tevhit akidesi"nden sonra ikinci sırada "öldükten sonra dirilip sonsuz bir hayatta var olmak" anlamında "Âhiret akidesi" gelir.

Öldükten sonra ikinci bir hayat için dirilmek, aklen imkânsız değildir. Ahiretin mutlaka gerçekleşeceği Kur'an'da pek çok ayette çeşitli üslup ve örneklerle anlatılır.

وَضَرَبَ لَنَا مَثَلًا وَنَسِيَ خَلْقَهُ قَالَ مَنْ يُحْيِي الْعِظَامَ وَهِيَ رَمِيمٌ... قُلْ يُحْيِيهَا الَّذِي أَنشَأَهَا أَوَّلَ مَرَّةٍ وَهُوَ بِكُلِّ خَلْقٍ عَلِيمٌ

Kendi yaratılışını unutup bize örnek getirmeye kalkışıyor ve “Şu çürümüş kemiklere kim can verecekmiş?” diyor. De ki: “Onları ilk başta yaratmış olan diriltecek. O yaratmanın her türlüsünü bilir.” (Yasin, 78-79)


يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِن كُنتُمْ فِي رَيْبٍ مِّنَ الْبَعْثِ فَإِنَّا خَلَقْنَاكُم مِّن تُرَابٍ ثُمَّ مِن نُّطْفَةٍ ثُمَّ مِنْ عَلَقَةٍ ثُمَّ مِن مُّضْغَةٍ مُّخَلَّقَةٍ وَغَيْرِ مُخَلَّقَةٍ لِّنُبَيِّنَ لَكُمْ وَنُقِرُّ فِي الْأَرْحَامِ مَا نَشَاء إِلَى أَجَلٍ مُّسَمًّى ثُمَّ نُخْرِجُكُمْ طِفْلًا ثُمَّ لِتَبْلُغُوا أَشُدَّكُمْ وَمِنكُم مَّن يُتَوَفَّى وَمِنكُم مَّن يُرَدُّ إِلَى أَرْذَلِ الْعُمُرِ لِكَيْلَا يَعْلَمَ مِن بَعْدِ عِلْمٍ شَيْئًا وَتَرَى الْأَرْضَ هَامِدَةً فَإِذَا أَنزَلْنَا عَلَيْهَا الْمَاء اهْتَزَّتْ وَرَبَتْ وَأَنبَتَتْ مِن كُلِّ زَوْجٍ بَهِيجٍ... ذَلِكَ بِأَنَّ اللَّهَ هُوَ الْحَقُّ وَأَنَّهُ يُحْيِي الْمَوْتَى وَأَنَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ... وَأَنَّ السَّاعَةَ آتِيَةٌ لَّا رَيْبَ فِيهَا وَأَنَّ اللَّهَ يَبْعَثُ مَن فِي الْقُبُورِ

Ey insanlar! Öldükten sonra dirileceğinizden kuşku duyuyorsanız şunu unutmayın ki, biz sizi topraktan, sonra nutfeden, sonra alakadan, sonra belli belirsiz et parçasından yarattık ki size (kudretimizi) açıkça gösterelim; ve biz dilediğimizin rahimlerde belirli bir vakte kadar kalmasını sağlarız, sonra sizi bebek olarak çıkarırız, ki daha sonra yetişkinlik çağınıza erişesiniz. İçinizden kimi erken vefat ettirilirken kimi de önceden bildiklerini bilmez hale gelinceye kadar ömrün en düşkün çağına eriştirilir. Öte yandan yeryüzünü kupkuru ve cansız görürsün; üzerine yağmur indirdiğimizde ise (bir de bakarsın) canlanıp kabarır ve her cinsten güzel bitkiler çıkarır. Bu böyledir, çünkü Allah hakkın ta kendisidir, O ölüleri diriltir ve O’nun her şeye gücü yeter. Kıyamet vakti şüphe yok ki gelip çatacaktır ve Allah kabirde yatanları diriltecektir. Hac, 5-7)


وَاللَّهُ الَّذِي أَرْسَلَ الرِّيَاحَ فَتُثِيرُ سَحَابًا فَسُقْنَاهُ إِلَى بَلَدٍ مَّيِّتٍ فَأَحْيَيْنَا بِهِ الْأَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا كَذَلِكَ النُّشُورُ

Allah, rüzgarları göndererek bulutları harekete geçirendir. Sonra bulutları ölü bir beldeye yönelterek onunla ölü yeryüzüne hayat veririz. İşte yeniden diriliş de böyledir. (Fatır, 9)


وَإِذْ قَالَ إِبْرَاهِيمُ رَبِّ أَرِنِي كَيْفَ تُحْيِي الْمَوْتَى قَالَ أَوَلَمْ تُؤْمِن قَالَ بَلَى وَلَكِن لِّيَطْمَئِنَّ قَلْبِي قَالَ فَخُذْ أَرْبَعَةً مِّنَ الطَّيْرِ فَصُرْهُنَّ إِلَيْكَ ثُمَّ اجْعَلْ عَلَى كُلِّ جَبَلٍ مِّنْهُنَّ جُزْءًا ثُمَّ ادْعُهُنَّ يَأْتِينَكَ سَعْيًا وَاعْلَمْ أَنَّ اللّهَ عَزِيزٌ حَكِيمٌ

Bir zamanlar İbrahim: "Ey Rabbim! Bana ölüleri nasıl dirilttiğini göster." demişti. Allah, "İnanmıyor musun?" deyince İbrahim, "Tabii ki inanıyorum; ancak kalbimin yatışmasını istiyorum." dedi. Allah, "Kuşlardan dört tane tut, onları iyice tanı, kendine alıştır; sonra her dağın başına onlardan bir parça koy, sonra onları kendine çağır, koşarak sana gelecekler." dedi. Allah, mutlak üstün olan ve en doğru hüküm verendir. (Bakara, 260)


Kur'an'da Ahiret'in varlığına dair akıl ve mantığa hitap eden delillerin getirildiğini, insanın çevresinde sürekli cereyan eden yokluk-varlık-yokluk-varlık döngüsü üzerinde düşünmesi ve böylece ölümden sonra dirilişin imkânını idrak edip buna iman etmesinin beklendiğini görüyoruz.

Ayrıca Kur'an'da direkt söz konusu edilmese de öldükten sonra dirilişe iman etmeye bizi sevk edebilecek başka pek çok delillere de sahip bulunuyoruz.

Söz gelimi, öldükten sonra çürüyüp toprağa dönüşse bile insanın bazı genlerinin yok olmayışı ve ait olduğu insanın hayat özelliklerine dair verileri barındırması bizi ikinci bir hayatın varlığı sonucuna götürmektedir.

İnsan, anne rahmindeki hayatında el, ayak, göz, kulak, ağız, burun gibi organlara sahipti; ama bu organlar orada onun işine yaramıyordu. İnsanın oradaki hayatına bakan kimse anlar ki insana verilen bu organlar, doğumdan sonraki hayatı için verilmiştir. Aynı şekilde dünya hayatına baktığımızda da insanın sonsuz mutluluk arzusuyla; kedersiz, zahmetsiz ve sonsuza kadar yaşama isteğiyle dolu olduğunu görürüz. Oysa bu arzu ve istekler, dünya hayatında gerçekleşmesi imkânsız şeylerdir tıpkı anne rahmindeki insanın yürümesinin, konuşmasının imkânsızlığı gibi. O halde bu duyguların varlığı, onların gerçekleşeceği sonraki bir hayatın varlığına işaret etmektedir.


AHİRET İNANCININ KAZANDIRDIKLARI

Ahiret’e inanmak insanları düzgün bir hayat yaşamaya, hayatı verimli kılmaya yönlendirir.

Hayata imtihan için geldiğini, hayatın kendisine iyi ve güzel işler yapmak için emanet olarak verildiğini bilen; yaptığı iyiliklerin mükafatını almak ve kötülüklerin cezasını görmek için ölümden sonra tekrar diriltileceğine inanan bir insan, hayatını rastgele yaşamaz; geçici dünya hayatını, sonsuz Ahiret hayatını kazanabilmek için kullanır. İyiliklerin ölüm ile yok olup kötülüklerin de yanına kâr kalacağını düşünen inkârcı birinin erdemli bir hayat yaşaması ise hem çok zor hem de anlamsızdır.

Ahiret’e inanmak, insanların dünyanın geçici nimet ve imkânlarına hırsla bağlanmalarını ve kendilerini gereğinden fazla yormalarını engeller.

Dünya hayatından başka hayat olmadığına inanan bir insan bütün hazlarını bu hayatta yaşamak, bütün emellerine ulaşmak ister ve asla uzun sürmeyecek olan arzular peşinde kendisini hırpalayıp durur. Oysa ölümden sonraki sonsuz hayata inanan mü'min, bu hayatın hem süre bakımından hem hazlara erişme ve eriştiklerini devam ettirme bakımından sınırlı oluşunu idrak eder; dünya hayatının temel gayesinin de bunlar olmadığını, sıkıntısız ve sonsuz mutluluğun Ahiret hayatında yaşanacağını bilir ve kendisini sonraki hayatına hazırlar.

Ahiret’e inanmak, insanların moral gücünü artırır, psikolojisini korur.

İnsan hayatta pek çok acılara ve kederlere maruz kalır. Bazen haksızlığa uğrar, hakkını alamadan hayatının sonuna ulaşır. Hakkını alamamanın verdiği acı insanı büyük bir öfke ve kin duygusuna düşürür. Ölümden sonra kılı kırk yaran bir adaletin gerçekleşeceği, büyük mahkemede her hak sahibinin hakkını alacağı ve her haksızın bedel ödeyeceği inancı ile insan, bir nebze olsun öfke ve kin duygularının yıkıcı etkilerinden uzaklaşabilir.

Yine insan ölüm gerçeğinin meydana getirdiği yıkımlardan da ölümün bir son ve yok oluş olmayıp ölümden sonra ebedi bir hayat için dirilişin gerçekleşeceği inancıyla kendisini koruyabilir. Sevdiklerinin ölümüne şahit olan, onları kaybetmenin üzüntüsüyle yüreği yanan veya kendi ölümü düşününce dünyası başına yıkılır gibi olan insan, ölümün acısını ancak Ahiret inancıyla hafifletebilir; kaybettiği sevdiklerinden ebediyen değil, ancak geçici bir süre ayrı kaldıktan sonra sonsuz bir hayatta yine buluşacağını bilmekle teselli olabilir.

Fertleri Ahiret’e inanan bir cemiyette huzur bulunur.

Huzurlu bir toplum, kötülükten kaçınan fertlerden meydana gelir. Sadece kanun yaptırımı ile insanları kötülüklerden alıkoymak mümkün değildir. Kanunlardaki açıklardan yararlanan ya da kanun adamlarının gözlerinden kaçabilen kötü niyetli inançsız kimseler, toplumun huzur ve güvenliği için her zaman tehdit arz ederler. Ancak bir cemiyetin fertlerinin vicdanında hiç kimsenin görmediğini gören, bilmediğini bilen Allah’ın var olduğuna iman olursa; bu dünyada yapılan kötülüklerin Ahiret’te mutlaka cezasının çekileceği bilinirse toplumda kötülüklerin önü alınır ve cemiyete huzur hakim olur.


KUMAR OLMAZ, İMAN GEREKLİ

Hz. Ali'ye bir inkârcının "Öldükten sonra ikinci bir hayat yok, boşuna ibadet ediyorsun." dediği nakledilir. Hz. Ali ona şu anlamda bir sözle karşılık vermiş:
Eğer ikinci bir hayat yoksa ibadet ettiğimden dolayı büyük bir zarara girmiş olmam; fakat Ahiret varsa senin zararın çok büyük olur.
Bu, güzel bir cevaptır; Ahirete iman etmeye ve ölümden sonrası için hazırlık yapmaya insanı sevk etmesi gereken bir düşüncedir. Öyle ya ölünce toprak olup bir daha da dirilmeyecek olsak bile bu inancımızın bize kaybettireceği pek bir şey yok; namaz kıldığımız, oruç tuttuğumuz, hırsızlık yapmadığımız, ahlaksızlık etmediğimiz için çok büyük kayıplarımız olmaz. Ama eğer Müslümanların inandığı Ahiret gerçekleşirse buna inanmadığı için hiçbir hazırlık yapmamış olanların zararı küçük bir zarar mı olacaktır? Çünkü buna inanmayanların ve bu inancın gereklerini yerine getirmeyenlerin Cehennem denilen korkunç bir ateş çukurunda sonsuza kadar ceza çekecekleri, Ahiret inancının bir sonucudur. Ahirete inanamayan, inanmak istemeyen kimsenin en azından böyle bir ihtimali göz önünde bulundurması aklının gereğidir.

Bununla birlikte sırf böyle bir ihtimali hesaba katarak kişinin bazı iyilikler yapması, azıcık inanır gibi davranması; ideal bir iman olmadığı için inkârdan çok da farklı değildir. Bu, bir tür kumardır: muhtemel büyük faydayı elde etmek veya muhtemel büyük zarardan kurtulmak için küçük fedakarlıklarda bulunmak...

Kehf suresinde, servetiyle övünen ve böylece Allah'a ortak koşan iki bahçe sahibi bir kimsenin hikayesi anlatılır. Bu kişi Ahiret’e kesinkes iman etmiyor, ancak olası görüyor. Ne var ki Kur'an bu tavrı, inkâr olarak değerlendiriyor:

وَمَا أَظُنُّ السَّاعَةَ قَائِمَةً وَلَئِن رُّدِدتُّ إِلَى رَبِّي لَأَجِدَنَّ خَيْرًا مِّنْهَا مُنقَلَبًا... قَالَ لَهُ صَاحِبُهُ وَهُوَ يُحَاوِرُهُ أَكَفَرْتَ بِالَّذِي خَلَقَكَ مِن تُرَابٍ ثُمَّ مِن نُّطْفَةٍ ثُمَّ سَوَّاكَ رَجُلًا

Servetiyle övünen ve Allah'a gerektiği gibi iman etmeyen kişi dedi ki: "Kıyametin kopacağını sanmıyorum. Eğer böyle bir şey olur da Rabb'ime döndürülürsem mutlaka orada bundan (buradaki servetimden) daha hayırlısını bulurum." Tartışmaya girdiği arkadaşı da ona, "Seni topraktan, sonra bir damlacık sudan yaratan, sonra da seni insan şekline sokanı inkâr mı ediyorsun?" dedi. (Kehf, 36-37)

Ahiretteki mükafatlara kavuşabilmenin ve cezalardan korunabilmenin ön şartı, Allah'ın kutsal kitaplarındaki sözlerini tasdik etmekle birlikte Ahirete de kesinkes inanmaktır.

والَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِمَا أُنزِلَ إِلَيْكَ وَمَا أُنزِلَ مِن قَبْلِكَ وَبِالآخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ

Onlar, (Ey Muhammed) sana indirilene ve senden önce indirilmiş olanlara inanırlar. Ve onlar, Ahiret’e de kesin olarak inanırlar. (Bakara, 4)

Öldükten sonra dirilmeye kesin olarak inanmayan, muhtemel görüp kumar oynarcasına bir düşünceyle iyilik yapanların yaptıkları iyiliklerin Ahiret’te bir karşılığı olmayacaktır.

وَالَّذِينَ كَذَّبُواْ بِآيَاتِنَا وَلِقَاء الآخِرَةِ حَبِطَتْ أَعْمَالُهُمْ هَلْ يُجْزَوْنَ إِلاَّ مَا كَانُواْ يَعْمَلُونَ

Ayetlerimizi ve Ahiret’teki buluşmayı yalanlayan kimselerin amelleri boşa gitmiştir. Onlar, başkasıyla değil, ancak kendi yaptıkları ile cezalandırılacaklardır. (A'raf, 147)


Ön yargısız ve mantıklı bir şekilde kanıtlar üzerinde düşünen insan, Ahiret'in varlığı sonucuna ulaşır. Ve eğer şimdiye kadar inanıp savunduğu düşüncenin tam tersi olan bir gerçeğe ulaşınca, eski fikrini terk edip gerçeğin ardından gidebilme cesaretini kendinde bulabilir, çevresinin baskısından korkmaz, elde ettiği geçici şeyleri hakikate bağlanmaya tercih etmezse, kendisi üstün görüp de yıllarca aşağı gördüğü insanların inançlarına katılmayı bir gurur ve kibir meselesi yapıp da önünde kendi eliyle kendisi için aşılmaz duvarlar örmezse Ahiret’e iman eder ve hemen bu imanın gereklerini yerine getirmeye koyulur.

31 Mart 2012 Cumartesi

ŞAŞIYORUM

Ebu Zer El-Gıfari Hazretleri bir gün Allah'ın Elçisi'ne, "Ya Rasulallah! Musa aleyhisselamın sahifeleri ne idi?" diye sordu.
Allah Rasulü "Hep ibret verici şeylerdi." dedi ve devam ettiler:

"Öleceğini kesin olarak bildiği hâlde sevinen kimseye şaşıyorum. Cehennem'e kesin olarak inandığı hâlde gülen kimseye şaşıyorum. Kadere kesin olarak inandığı hâlde kendini yoran kimseye şaşıyorum. Dünyanın hiç kimseye mal olmadığını gördüğü hâlde dünyaya güvenen kimseye şaşıyorum. Yarın sorguya çekileceğine kesin olarak inandığı hâlde Âhiret için çalışmayan kimseye şaşıyorum."

Allah'ın son elçisi doğruyu söylüyordu: Allah'ın elçisi Hazreti Musa'nın kitabında yazılanlar doğruydu; çünkü hepsi Allah'ın sözleriydi.

Dünyaya feryatlarla gözlerimizi açtığımızda geri sayım sayacımız çalışmaya başladı. Dur durak bilmeden; kurması, pili bitmeden bütün hâneleri sıfırlıyor saliseler... Bir tane ömrümüz vardı bu dünyada, doğduğumuz gün ömür hanesi sıfır oldu. Yıl hanesi sıfır, ay hanesi sıfır, gün hanesi sıfır ve nihayet saat, dakika, saniye, salise haneleri de sıfırlandı mı bu dünya bizim için bitmiştir. Artık "one minute"imiz kalmamıştır, daha da dünyaya gelmeyeceğizdir.

Bunu biliyoruz. Dünyanın en muhalif adamı bunun aksini iddia edemez ve dünyanın en dâhi hekimi buna çare bulamaz. Ne kadar zamanımızın kaldığından habersiziz, sevinebiliyoruz. Şaşılacak şey. İdam gömleği giydirilmiş, boynuna hükmü asılmış, kolları gardiyanlarca tutulmuş, elleri arkadan bağlı bir mahkûmun yağlı urganın önünde kahkahalar atması kadar acınacak haldeyiz sevindiğimizde. Günümüzü gün ettiğimizde, felekten gün çaldığımızı zannettiğimizde... Geri sayım sayacımızın hanelerinden çalıp günahlara harcadığımızda acınacak haldeyiz.

"Benim bildiklerimi bilseydiniz az güler, çok ağlardınız." buyurmuştu bir defasında Allah'ın Elçisi. Cennet'i görmüştü, Cehennem'i seyretmişti Mirac'a çıktığında. Biz görmedik; ama görenden işittik. O gören ki bir tek sözünde bile hakikatten uzak düşmedi. En yalancıların zamanında en emin oldu. Düşmanları bile yalanla itham edemediler onu. Cehennem'e kesin olarak inanıyor; ancak gülebiliyorsak kahkahalarla, gülebiliyorsak Cennet'le müjdelenmiş gibi, şaşılacak hâldeyiz.

Kadere kesin olarak inanıyoruz. Kâinatta bir düzen var. Tabiatın kaderinde, baharda yeşermek; güzde sararmak yazılı. Bunun aksi olacak olsaydı bütün dengeler bozulurdu. Ay'ın kaderinde Dünya'nın, Dünya'nın kaderinde de Güneş'in etrafında dönmek yazılı. Bir tanesi kaderin sınırlarını zorlasa -ki bu mümkün değil- bütün sistemler dağılır gider. 

İnsanın da kaderi yazılmıştır. İnsanı dünyaya imtihan için gönderen Allah, seviyeye göre sorular sormaktadır. Herkesin seviyesine göre... İyilere puanı bol, zor sorular; zayıflara kolay ve kazancı az sorular...

Özgür irademizin de hakkını vereceğiz; ama olayların çoğu bizim dışımızda gelişecek, kaderimiz sahnelenecek, düzen bozulmayacak. Kendini paralamak nafile...

Ölüm hakikat ya... Bizler toprağın üstüne talibiz, toprağın altı da bizim hepimize talip... Bu ruleti hep toprak kazandı, hep o kazanacak. Biriktirdiklerimiz hiçbir işimize yaramayacak. Kazanmaya çalışırken ömür geçer, kazanınca da biter. Dünyaya çürük bir pamuk ipliğiyle bağlıyız. Ha koptu, ha kopacak. Katına, yatına, parasına, puluna, malına mülküne güvenenlerin çoğu çürüyüp gittiler; şimdinin Karunlarını da ölüme karşı sigortalayacak bir şirket bilmiyoruz. 

Ve bir gün hesap vermek var. Yapmamız gerekirken yapmadıklarımızın, yapmamamız gerekirken yaptıklarımızın hesabını... Ölmeyen, yorulmayan, unutmayan, hiçkimsenin hakkını yemeyen, kimseye zulmetmeyen Allah'a biricik hayatımızın hesabını vermek...

Geçici hayatı anlamlı kılan şey... Fani bir yaşamda sonsuz bir yaşamı kazanmak... Bunun için de imtihan olmak... İyilere iyiliklerinin fayda vereceği, kötülerin kötülüklerine eyvahlar edecekleri bir gün... Hesap günü... Vakit varken hazırlık yapan en akıllı adamdır. Daha vakit var, zanneden de en aldanmış kişidir...

Hayat uykusundan uyanmadan önce gaflet uykusundan uyanmalı...

18 Mart 2012 Pazar

SONBAHARDA BİZİM BAHÇE

Dedemden kalma küçük bir bahçemiz var. İyice yaşlanıp verimden düşünce ağaçlarını, babam, söktürdü.
Sonra toprak dinlensin diye bir yıl fasulye ektik. O sene (2008) bizim için sıkıntının zirveye çıktığı bir sene idi. 19 yaşındaki erkek kardeşim hastalanmıştı ve vilayette hastanede yatıyordu. Hastalığı ALL idi. Annem onun yanındaydı. Sık sık kana ihtiyacı oluyordu. Çok zaman çaresiz kalıyorduk. Ben, toprakla meşgul olmaktan büyük haz almama rağmen o yıl iki haftalık yaz tatilimin birinci haftasında fasulyeleri aklım hastanede, elimde telefon ve gözlerim zaman zaman yaşlarla dolu olarak suladım.
Fasulyeleri toplama işini ise yaşı 80'i geçmiş olan ninem ve bizde misafir olarak bulunan halam yapıyordu. 
Tatilimin ikinci haftasını hastanede refakatçi olarak geçirdim. 
Sonra uzun bir tedavinin ardından kardeşim iyileşti. Normal hayatına döndü.
Fasulye ile ağzının tadını değiştiren toprakta çukurlar açıyordu ailem, bahçemizi yeniden ağaçlarla dolduracaklardı. Kırmızı ve beyaz kirazlarla... Kardeşim de yardım ediyordu onlara. Geçmiş geçmişti, mutluyduk.
Yaz geldiğinde genç fidanlarımız yapraklarla donandı. toprağın boş yerlerine de yonca ektirmişti babam. Ufak bir gelir olacaktı.
Fidanların bazılarını kökten kurt kesti, kuruttu. Olsun, seneye yerine yenilerini dikecektik. Sonra belki yine kurtlar kurutabilirdi fidanlarımızı; ama biz vazgeçmezsek kurtlar belki vazgeçerdi.
Yaz bitti, sonbahar geldi. 
Kardeşimin hastalığı yeniden nüksetti.
Kanındaki kurtlar vazgeçmemişti. Kardeşim yeniden hastaneye yattı. Durumu gittikçe ağırlaştı. Hafta sonları yanında refakatçi kalıyordum. ALL'nin üzerine bir de H1N1 virüsü kapmıştı.
Yoğun bakım, daracık bir oda... Her taraftan cihazların dıtdıtları ve solunum sesleri... İnsanın boğazını sıkıyorlar sanki. 
Kardeşim çoğu zaman uyuyor. Uyandığı zaman da zar zor bir şeyler konuşabiliyor. Dar odada bir tane pencere var. Arkasında. Dışarıyı da hiç göremiyorum, dedi. Dışarı, güz mevsimine henüz fazla bulanmamış. Hastanenin bahçesi güzel. Yatağını çeviriyorum.  Fazla çevrilmiyor, odanın eni yatağın boyundan kısa. Pencereden birazcık dışarıya baktı. Gördü görmedi. "Tamam, yeter." dedi. "Yatağı çevir." Biraz daha durabileceğini söyledim. "Gerek yok, yeter." dedi. 
Ağlamamak için kendimi zor tutuyorum. Dışarıya çıkınca ağlıyorum.
Genç bir insanın, hayatından umutsuz bir hastanenin daracık odasında ölümüne gün sayması dayanılır şey değil.
Ve diyor ki: "Bizim oralar çok güzel."
Evet, bizim oralar çok güzel. Daha da güzel olabilirdi; ama toprağına acı ekilmeseydi.
Ve birkaç gün sonra toprağa koyduk onu. Bizim oraların güzel toprağına... 
Bahçemizde büyüyen kiraz fidanları, kardeşimin eliyle toprağa dikilen fidanlar mı, yoksa onun diktiklerini kurtlar kuruttu mu, bilmiyorum. 
Fidanlar büyümeye devam ediyor. Her canlı öleceği güne kadar canını dişine takıp yaşamaya çalışıyor. Her canlı: insanlar, hayvanlar, bitkiler... 
Sonbahar geliyor, kış çöküyor. Sonra bahar geliyor, bitkiler yeniden diriliyor. Hayvanlar ve insanlar dirilmiyor. Hayvanları bilmem; ama insanların da bu dünyanın kış mevsiminden sonra yeni bir baharda dirilip yeniden sonsuz bir hayata doğacaklarını biliyorum.      

Ayvalar sonbaharın çocukları...

Alıçlar... Çocukken çok severdim. Hâlâ severim.

Sonbahar, bir yerden başlamış sarartmaya.