namaz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
namaz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Ağustos 2022 Pazartesi

KÖPEK ENİĞİ (Hikâye)

Yazılmaz ki yansıma bir kelime olsun bir köpek eniğinin bağırması. Havlamak desem havlamak değil, inlemek desem inlemek değil. Duyanlar bilir. Aç kalmış, bir yerindeki yaranın ıstırabını çeken ya da anasını yitirmiş bir köpek eniği, yaramaz mahalle çocuklarının taşlarından kaçarkenkinin ağır çekimiyle bağırmaya başladı Akbaş apartmanının arka bahçesinde.

Derinden ve seyrek başlayan ses, eniğin kulakları sesine alışınca feryada dönüştü. Sessiz geceyi saat 2’sinde, önce delen, sonra yırtan bu ses, ilk etapta üç katlı Akbaş, dört katlı Yenigün apartmanlarında meskûn hafif uykuluların gecesini parçaladı. Kimi “hasbunallah” dedi, kimi “lahavle” çekti, kimi de sövdü. Susar şimdi, dediler susmadı; gider gider, dediler gitmedi.

Akbaş’ın ikinci katında bu gece bebeği sık sık uyanan ve bu saate kadar doğru düzgün uyumamış bir anne telaşlandı. Ağır uykulu kocası homurtularla uyandı:

 “Nereden çıktı bu Allah’ın cezası hayvan? Çocuğu uyandıracak…” diye söylendi. Kadın da:

“Bu saate kadar beni hiç uyutmadı. Daha biraz önce uykuya daldı.”diye dert yandı.

Adam sırtını döndü, yastığı kulağına bastırarak uflaya puflaya uyumaya çalıştı.

Yenigün apartmanının, fırının üzerindeki birinci katının arka balkonuna dayanmış olan ağaç merdivenin tepeye yakın basamaklarında bir gölge küçüldü ve dondu. Bu merdiven, adı deliye çıkmış sarhoş Selim’in çöplerini stokladığı mutfak balkona dayanmıştı. Merdivenin başında şimdi hareketsiz, korku dolu ve ağır bir gölge duruyordu.

Bu, Beyazıt’ın ilk profesyonel işi olacaktı. Akşam iyice gözlemişti Sarhoş Selim’i. Selim, bu gece yine küpleri devirmiş; evine gece yarısı ve zilzurna sarhoş dönmüştü. Bu saatlerde ölü gibi yatıyor olmalıydı, bomba atsan duymazdı ve iş için en uygun zaman buydu. Zira fırın işçileri, sabaha ekmek çıkarmak için saat üç – üç buçuk arası gelirlerdi. Selim’in kumarda kazanıp evinde biriktirdiği rivayet olunan dolarlardan, altınlardan birkaç parça, Beyazıt’ı âbâd etmeye yeterdi. Beyazıt’ın son işi olacaktı bu. Berat Gecesi yaklaşıyordu, tövbe edip affını dilemeye ta baştan niyet etmişti. Ev sahibi, bir başına ve günün yarısını yarı ölü yaşayan Sarhoş Selim olmasa böyle bir işe kalkışamazdı.

Selim esasen tehlikeliydi: Birkaç çeşit av tüfeği, tabanca, cephanelikçe kurşun vardı evinde. Ancak dedik ya sarhoştur, öğlene kadar baygın yatar. Top atsan uyanmaz.

“Hay Allah… Nereden çıktı bu hayvan? Defolup gider inşallah…”

Gitmedi. Köpek eniği sesini sonuna kadar açmıştı. Bağırıyordu, bağırıyordu…

Merdiven başındaki gölge kıpırdamadan duruyordu. Selim’in uyanacağını aklına bile getirmiyordu Beyazıt. Fakat “Köpek hiç susacağa benzemiyor. Milleti uyandıracak. Bu taraftan bir tane ışık yansa benim bittiğim gündür.” diye endişeleniyordu.

Beyazıt, eniği görüyordu, susturmak veya kovmak için hiştliyor, piştliyordu; ne var ki köpek susmuyordu, sesini beğenmişti galiba. Meşhur olmaya ahdi vardı sanki.

“Acaba çabucak inip kaçsam mı? Yok yok, kıpırdarsam görülürüm. Eli silahlı biri olur, maazallah! En iyisi, şu dutun gölgesinden istifade etmek ve kıpırdamadan beklemek. Şimdi gider.”

Enik, dar bir alanda daireler çiziyor, muhtemelen nefesini toplamak için ara sıra susar gibi yapıyor, sonra yine avaza başlıyordu.

Yenigün’ün sahibi Hacı Nusret Efendi ve hanımı, teheccüt namazı kılıyorlardı. Işıkları yakmamışlardı. Sokak lambasının ışığı eve loş bir aydınlık vermekle kalmıyor, lahuti bir hava da kazandırıyor, teheccütün tadına tat katıyordu. Hacı Nusret Efendi, üçüncü iki rekatin selamını verince dayanamadı, kalkıp pencereden sesin sahibini görmeye çalıştı. Bu arada hanımı da selam verip pencereye yanaştı. Gözleri karanlıkta iyi seçmeyen Nusret Efendi, hanımına eniği görüp görmediğini sordu. Hanımı görmediğini söyledi.

“Açlıktan mı bağırıyor acaba hayvan? İnip bir şeyler versem… Günahtır…”

“Açlıktan değildir.” diye cevap verdi hanımı, “Böyle feryat edecek kadar aç kalmaz köpek kısmı, çöp tenekeleri yiyecek dolu.”

“Peki derdi ne bu hayvancağızın gecenin bu saatinde?”

Hanımı birden hatırladığı bir olayı tahminine kaynak yaptı:

“Bugün, ikindine doğruydu. Selim Efendi Akbaş’ın bahçesinde bir köpek vurduydu silahla. Onun yavrusu filan olmasın bu? Anasını arıyordur.”

“Belki de… Vah vah, zavallı yavrucak! Ne istedi acaba hayvandan?”

“Bodrumdakilerin tavuklarına saldırmışmış.”

“Allah Allah… Ne yapsak acaba?”

“Canım ne yapacaksın. Hayvandır, bağırır bağırır, bulamayınca gider.” dedi kadın.

Köpek eniği, gecenin kulaklarını sağır etmeye kararlıydı. Gitmedi de susmadı da.

Sese uyanan iki dairenin ışığı yandı.

Merdivendeki gölge biraz daha küçüldü; fakat hareketsiz kalmak zorlaşmıştı artık, titremeye engel olamıyordu.

Akbaş’ın ikinci katındaki bebek mızırdanmaya başlamıştı; babası başına bastırdığı yastık sayesinde uyumuş görünüyordu, annesi şefkat kuvvetine dayanarak uykusuzluk ve yorgunluğa sabretmeye çalışıyor ve bebeğin uyanmaması için inşallahlı cümleler kuruyordu.

Hacı Nusret Efendi ve hanımı tekrar namaza durmuşlardı.

Sarhoş Selim, kıpırdanmaya başladı. Beyazıt, kıpırdanmamaya çalışıyor, küçük bir gölge olarak bir sürü dilekte bulunuyor, eğer bu durumdan kurtulursa o eniği bulup kıyma haline getirmeye; yok yok, eğer bu durumdan sağ salim, yakalanmadan ve rezil rüsva olmadan kurtulursa Berat Gecesi’ni beklemeden tövbe edeceğine dair antlar içiyordu.

Ve enik, mersiyesini uzattıkça uzatıyordu.

Başının ağrıdığını hissetti Sarhoş Selim. Gözlerini kısarak açmaya çalıştı. Lambayı yaktı, saate baktı, ne rakamları tanıdı ne zamanı anladı, biriktirdiği bütün parayı akşam kumarda kaybettiğini hatırladı ve sesi duydu. Sinirlendi. Askıdan bir tüfek aldı, mermisini kontrol etti. Sesin geldiği tarafa yöneldi. Mutfak balkonunun kapısını açtı.

Bir silah patladı gecenin iki buçuğu gibi. Namlu alev püskürttü. Yanan ışıklar söndü, sönükler yandı. Akbaş’ın ikinci katındaki bebek uyandı. Merdivendeki gölge yere düştü ve…

Köpek eniği sustu.

  

9 Mart 2013 Cumartesi

NAMAZ

Allah’ın muhteşem bir sanat eseri olarak dünyaya gelen insan; akıl, şuur ve irade gibi çok önemli özelliklerle donatılmıştır. İnsan bu özelliklerini kullanarak dünyadaki kısa hayatını en iyi şekilde yaşamaya çalışacaktır. Ama insan; kâinatı ve kendisini yoktan var eden Rabb'ini tanımak, ona iman, itaat ve ibadet etmek için de yine kendisine verilen bu yetenekleri kullanacaktır. Çünkü kâinatta en yüksek hakikat Allah’a imandır. İmandan sonra ise namaz hakikati gelmektedir.

Beş vakit namazın Allah’ın kesin emri olduğunu biliyoruz. Peygamberlerin günah işleme özellikleri olmadığı halde yine de geçmiş ve gelecek günahları Allah tarafından peşinen bağışlanan Peygamber Efendimizin beş vakitle de yetinmeyip geceleri ayakları şişinceye kadar namaz kıldığını da biliyoruz. Bizim bilmediğimiz pek çok şeyi bilen, ölüm sonrası hayat hakkında bizden daha fazla bilgiye sahip olan âlimlerin, Allah dostlarının namaza adeta bir tutku derecesinde bağlı olduklarını da biliyoruz. Namazın Âhiretteki mükâfatını da biliyoruz, terk etmenin cezasını da biliyoruz. Bununla birlikte nefsimize ve Şeytana uyarak beş vakit namazda gevşeklik gösterebiliyoruz.

Ömrümüz süratle tükeniyor. Üstelik çoğu zaman faydasız geçiyor. İkindi namazına kadar yaşamaya hiçbirimizin elinde senet yok. Ölüm meleğinin, bizi beş vakit namazını kılan, Rabb'ine itaat ve ibadet eden kullar olarak bulması, kabir ve Âhiret hayatımız için son derece önemlidir. Bu büyük kârı 24 saatlik günümüzün en fazla bir saatini vererek elde edebiliriz. Evet, günlük beş vakit namaz, en fazla bir saatimizi alır. Alır ve karşılığında bize Allah’ın rızasını, dünyada huzurlu yaşamayı, öldükten sonra da ebedi mutluluğu sunar.

İnsan, neye sahip olursa olsun fakirdir. Çünkü insanın arzuları vardır, hayalleri vardır. İnsan her türlü güzelliğe ve iyiliğe, her türlü nimete sahip olmak ister. Fakat bunların hepsini elde edemez. Kazandığı, biriktirdiği mala mülke de sonsuza kadar sahip değildir. İşte bunlardan dolayı insan çok fakirdir.

İnsan aynı zamanda çok acizdir. Gözle görülmeyecek kadar küçücük mikroplar insanı hasta eder, yatağa serer. İnsanın kalbi pek çok hadiseden elem çeker. İnsanın bu fakirliğinin ve acizliğinin çaresi, sonsuz güç ve kudret sahibi olan Rabbine sığınmaktır. Kendini ona sevdirmeye çalışmaktır. Bu da Allah’ı hatırlamakla, anmakla, ona ibadet etmekle olur. Yani günde beş kere Allah’ın huzurunda durmakla, onun huzurunda rükûda belini bükmekle, secdede alnını yere koymakla, el açıp ona dua etmekle olur.
Rabbimiz Ra’d sûresi 28. ayette “Dikkat edin, kalpler ancak Allah’ı anmakla tatmin olur, huzura kavuşur.” buyuruyor. Allah’ı anmak, namaz kılmaktır. Namazı kılmanın da ötesinde ikame etmektir. Yani namaz ibadetini kendini vererek yerine getirmektir. Namazdayken kendisini Allah’ın seyrettiğini, memnun olduğunu hissederek, namazdayken Allah ile konuşmakta olduğunu bilerek namazı kılmak, kalplerimizin en büyük ilacıdır.

Kılmıyorsak, bir an önce namaza başlamalıyız. Eksik kılıyorsak, tamamını kılmaya çalışmalıyız. Hızlı kılıyorsak tadil-i erkâna kendimizi alıştırmaya gayret etmeliyiz. Kendimizi namaza tam olarak veremiyorsak namazın ruhunu hissetmeye çalışmanın gayreti içinde olmalıyız. Rabb'imizin huzuruna namaz borçlusu olarak çıkmamaya çalışmalıyız.

17 Mart 2012 Cumartesi

TOPAL ŞEHMUZ

Zaman zaman omzunda eski bir heybe, kıvrılmış eski bir halı ile kâh mahalleye doğru, kâh çarşıya doğru giderken görürdüm Topal Şehmuz amcayı. Yaşlıydı, sakallıydı, hacıydı; ama büyüğün de küçüğün de dilinde Topal Şehmuz’du o; amca, dayı, dede değildi. Sağ bacağındaki ufak bir sakatlıktan dolayı adının topala çıktığını bilmiyor olamazdı; lakin aldırmıyor görünüyordu. İç yüzünü Allah bilir. Bildiğim kadarıyla emekli falan değildi. Rızkı veren Allah… Köyleri gezer, eski halı kilim alır satar, bir Köroğlu bir Ayvaz, geçinir giderlerdi. Çevre köyleri, hatta civar ilçeleri çok iyi tanırdı. Buralarda pek çok ahbap edinmiş, alışveriş için gittiği yerde gecelemek ihtimali olunca bu dostlarında kalırmış.
Çok gezen çok bilir derler, çok tecrübe edinir, anlatacak bir sürü anısı olur onların. Bir de Topal Şehmuz gibi sözü sohbeti dinlenir, şen şakrak biriyse anlatır durur yeri geldikçe müsait kalabalıklara.
İşte dayımdan dinlediğim bu olay da Topal Şehmuz’un halı kilim ticareti maksadıyla gerçekleştirdiği seyahatlerinden biriyle ilgili.
Topal Şehmuz, geceyi gittiği köyde geçirmesi icap edince, ahbaplarından birinin evine gider. Ahbap dedikse, adını, evini bilir; bir iki konuşmuşlukları var, kanları birbirine ısınmış; hepsi o kadar. Topal Şehmuz, bu köyde bir konak daha edinmiş böylece. Bizim köylümüz, kim ne derse desin, misafirperverdir. Köyüne gelen yabancılara alaka gösterir. Evinde misafir eder, Allah ne vermişse ikram etmekten zerre kaçınmaz.
İşte böyle bir misafirlikte yerler içerler, kenara çekilirler. Topal Şehmuz dindardır. Beş vakitle, bir ay oruçla, hacla, zekâtla da yetinmez. Zikir halkalarına dâhil olur, dersler alır, nefis tezkiyesi için çalışır. Bu arada akşam ezanı okunur. Şehmuz amca, ev sahibinden bir seccade ister.
“Abdestliyim. Şuracıkta namazımı kılıvereyim.”
Bizim buralarda köylerin çoğundan İslam teğet geçmiştir ve köylülerin çoğunun dinle diyanetle rabıtası pek zayıftır; ancak yine de duvarlarda asılı Kelam-ı Kadim, ev hanımının sandığında işlemeli birkaç seccade, doksan dokuzluk birkaç tesbih bulundurulur.
Ev sahibi kızına seslenir:
“Kızım, buraya iki tane seccade getir de namaz kılalım.”
Kız, işlemeli seccadelerden iki tane getirir. Adam hemen alır ve seccadeleri yan yana serer.
Topal Şehmuz, “Niyet ettim Allah rızası için bugünkü akşam namazının farzını kılmaya, döndüm kıbleye.” diye niyet ederek tekbir getirir, namaza durur. Ev sahibi de kendi seccadesini biraz geriye çeker ve namaza durur.
Topal Şehmuz rükûya gider, hemen ardından ev sahibi rükûya gider. Topal Şehmuz secdeye gider, adam secdeye gider. Topal Şehmuz da secdede sağ bacağını geriye uzatır, ev sahibi de. İkinci rekâtın tahiyyatına Topal Şehmuz, sağ bacağını ileri doğru uzatarak oturur, ev sahibi de sağ bacağını uzatarak oturur. Üçüncü rekâtın tahiyyatında da aynı manzara… Topal Şehmuz sağına soluna selam verir. Ev sahibi de yapar aynısını.
Topal Şehmuz, adama sorar:
“Yahu, tahiyyatta otururken niye bacağını ileri uzatıyorsun?”
“Sen de uzatıyorsun!...”
“İyi de, benim bacağım sakat. Üstüne oturamıyorum da ondan uzatıyorum. Sen de mi sakatsın?”