adalet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
adalet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Temmuz 2023 Pazartesi

BİLGELİK YOLU

Konfüçyüs ve Tao ile birlikte eski Çin fikriyatının en önemli filozofu olan Mo Zi'nin (MÖ 470-391) düşüncelerinin yer aldığı "Bilgelik Yolu" devletin temelini "liyakatin yüceltilmesi ve kabiliyetin değerlendirilmesi" olarak belirliyor.

Eski zamanın bilge krallarından örnekler vererek kendi zamanının krallarına nasihat eden Mo Zi'nin öğütleri bugünkü kralların, liderlerin, başkanların da kulaklarına küpe olacak ayardadır.

Devlet kademelerine görevlendirme yapılırken liyakat ve yetenekten önce, daha liyakatli ve yetenekliler varken kendi siyasi görüşünden (samimi veya çıkarcı), kendi cemaatinden/tarikatından, kendi memleketinden, kendi akrabalarından, kendisine menfaati dokunanlardan birilerini atamakta bir beis görülmediği bir devirde yaşıyoruz maalesef. Böyle bir davranışı sergileyenler, kendilerince meseleyi mantıklı hale getirip tabii, hatta bir hak olarak görebilirler bunu. Hatta bu şekilde hak (!) davalarına hizmet ettiklerini, vatanperverleri iş başına getirerek vatan ve milletin bekasını garanti altına almaya, hainleri saf dışı bırakmaya çalıştıklarını bile ifade edebilirler. Bu topraklar, bu tür düşünceler için oldukça mümbittir. Hep başa gelenler, ayağa düşenleri ezmeye, kendi ekiplerini yerleştirmeye çabalamış; onlar gitmiş ötekiler gelmiş, çark böyle dönüp dururken memleketin temiz ve saf insanlarının hakları yenmiş, servetleri yağmalanmıştır. Bu mümbit memleket ayrık otlarından yakayı kurtaramadığı için güller çiçekler ülkesi olmayı bir türlü başaramamaktadır. 

Tarihin önünde sonunda doğruyu söyleme gibi bir karakteri vardır. Neyi, nerede ve nasıl saklamayı başarırsak başaralım; günün birinde tarihin kahramanlar sayfalarında sadece gerçek kahramanların ve dürüstlerin isimleri kalacaktır. O sayfalardan silinenler ise Allah'ın, meleklerinin ve insanların lanetiyle kötü birer isim olarak kalırlar.

İmkanım olsaydı her bir yöneticiye altını çizdire çizdire okutmak isteyeceğim "Bilgelik Yolu"ndan birkaç paragraf:

Eski zamanın bilgi kralları Göğü örnek alarak devletin idaresinde liyakati yüceltmeye ve kabiliyeti değerlendirmeye büyük özen gösterdiler. Gök; zenginle yoksul, asille sıradan, uzaktaki ile el altındaki ve yakın ile uzak ilişkiler arasında bir ayrım yapmaz. Liyakatsiz kimseler alıkoyulur ve bertaraf edilirken liyakatli kimseler öne çıkarılır ve terfi ettirilir. 

Şimdi eğer krallar ve büyük devlet görevlileri dünyaya hükmetmek ve derebeylerini yönetmek istiyorlarsa dünyaya yönelik emellerini gerçekleştirmek ve ünlerini sonraki kuşaklara kadar yaymak istiyorlarsa neden liyakati yüceltmeyi devletin temeli olarak görmüyorlar? Bilge kralların övgüye değer tutumları bu şekildeydi. 

Bugün dünyanın memur ve beyefendilerinin tümü her ne kadar özel konuşmalarında liyakati yüceltiyorlarsa da iş, kararnameleri çıkarırken ve halka düzen verirken halkla temasta kalmaya geldiğinde liyakati yüceltmeyi ve kabiliyeti değerlendirmeyi bilmezler. Bunlar küçük meselelerle ilgili net bir kavrayışa sahipken büyük meselelerle ilgili aynı kavrayışa sahip değillerdir. Şimdi bir kral, dük ya da büyük devlet görevlisinin elinde kesemeyeceği bir öküz ya da koyun varsa bunun için yetenekli bir kasap getirtmelidir. Elinde kumaşı varsa fakat elbiseyi dikemiyorsa bunun için yetenekli bir terzi getirtmelidir. 

Bir kral dük ya da devlet görevlisi böyle bir durumda kaldığında karşısındaki akrabası yahut zengin ya da soylu addedilmiş biri veya kılığı kıyafeti gösterişli biri bile olsa gerçekten de o kimsenin ehil biri olmadığını bilir ve onu bu işte görevlendirmez. Peki niçin? Çünkü onun eldeki malzemeye zarar vermesinden korkar. Bir kral, dük ya da devlet görevlisi böyle bir durumda kaldığında liyakati yüceltmeyi ve kabiliyeti değerlendirmeyi ihmal etmez. Halbuki ülkesi söz konusu olduğunda böyle değildir. O zaman kral, dük ya da devlet görevlisi eğer ortada akrabası yahut zengin ya da soylu addedilmiş biri veya kılığı kıyafeti gösterişli biri varsa önce onu atar. Öyleyse bir kral, dük ya da devlet görevlisi bir elbiseye ya da bir öküz veya koyuna gösterdiği alakayı kendi ülkesine göstermiyordur. Dünyanın memur ve beyefendilerinin küçük meselelerle ilgili net bir kavrayışa sahipken büyük meselelerle ilgili aynı kavrayışa sahip olmadıklarını böylece anladım. Bu tıpkı ahmak birini elçi yapmak ya da sağır birini müzik ustası olarak atamak gibidir.

     

12 Temmuz 2023 Çarşamba

FİRAVUN'UN ŞANSSIZLIĞI ya da APTALLIĞI

Rivayete göre Firavun, bir gece rüyasında, Beytülmakdis'ten çıkıp gelen bir ateşin Mısırlıları ve Mısırlıların evlerini yaktığını görmüş. Rüyasını yorumlamalarını çevresindeki bilginlerden istemiş; bir kâhinin, rüyayı İsrailoğullarından o yıl doğacak erkek çocuklardan birinin ileride Firavun'un saltanatını yıkacağı şeklinde yorumlaması üzerine Firavun Mısır'da soykırıma başlamış. 

Ülkenin her tarafına adamlarını salmış, İsrailoğullarına mensup yeni doğmuş erkek çocukları bulup öldürüyorlarmış. Etrafındaki dalkavuk kâhinlerden birinin sözüne tereddütsüz inanan Firavun, bu zekice(!) tedbiri ile saltanatını ayakta tutacağını zannetmiş.

İşte Firavun'un bir aptallığı...

Düşünememiş... Eğer kâhinin verdiği haber doğruysa istediği kadar çocuk öldürsün saltanatını yıkacak olan o bir tek çocuğu öldüremeyecektir. Bu durumda belki binlerce çocuğu öldürmenin, yüz birlerce insanın kin ve nefretini kazanmanın, tarihe "zalim" diye geçmenin ne faydası olacaktı? Yok şayet saltanatını yıkacağı düşünülen o çocuğu öldürüp saltanatı kurtarmak mümkünse kâhinin verdiği haber bir yalandan ibarettir. Bu durumda da palavracı bir kâhinin sözüyle o kadar insanı katletmenin ne manası vardı?

Firavunun adamları İsrailoğullarının evlerini kapı kapı gezip yeni doğan erkek çocukları bulup öldürüyorlardı. Ana babaların ağlamaları sızlamaları, yalvarıp yakarmaları en ufak bir fayda vermiyordu. 

Bu sırada Nil nehri, bir sepete konarak kendisine emanet edilen yeni doğmuş bir erkek çocuğunu Firavun'un nehir kıyısındaki sarayına getirdi. Sepeti Firavun'un eşi fark etti. Nehirden çekip aldıkları sepette yeni doğmuş bir erkek çocuğu olduğunu gören Firavun'un eşi çok sevindi, çocuğu çok sevdi. Firavun'a bu çocuğu evlat edinmeyi teklif etti. Aptal Firavun da kabul etti, çocuğu sarayına aldı.

Düşünemedi... Bir çocuğu niçin sepete koyup da nehre bırakırlar? Yeni doğmuş bu erkek çocuk İsrailoğullarından ise onu evlat edinip sarayda büyütmek saltanat için büyük bir risk değil miydi? İsrailoğullarının erkek çocuklarının öldürüldüğü bir zamanda nehirde yüzen sepetteki erkek çocuğun İsrailoğullarından olmama ihtimali var mıydı? Eğer kâhinin dediği doğruysa saltanatı yıkacak olan o çocuk bundan başkası olabilir miydi? Musa'yı yaşattıktan sonra onun dışındaki bütün çocukları öldürsen ne olurdu ki?.. 

Düşünemedi...

Çocuğu emzirmek istediler, hiçbir kadının göğsünü kabul etmedi. Sonra oradaki bir kız dedi ki "Size onu emzirebilecek birini bulayım mı?"

"Bul." dediler. 

Gelen kadının göğsünü bebek kabul etti ve ondan süt emmeye başladı.

Aptal Firavun, demedi ki "Bu kadının sütü olduğuna göre çocuk doğurmuştur. Ey kadın! Senin çocuğun nerede? Çocuk hiçbir kadından süt emmezken bundan emdiğine göre bu kadın bu çocuğun annesidir. Bu kadın kimdir, necidir, kimlerdendir? Eğer çocuğun annesi ise dışarıda adamlarım İsrailoğullarının çocuklarını avlamaya çalışırken ben enayi miyim o çocuklardan birini, hem de etrafında bu kadar olağanüstülük dönen bir çocuğu alıp sarayımda besleyeyim?"

Besledi, büyüttü ve saltanatı o çocuk eliyle yıkıldı. 

Kâhin mi gaybdan doğru bir haber verdi; yoksa kâhinin palavrasına aldanarak binlerce suçsuz günahsız çocuğu katleden aptal Firavun'un zulmü ayyuka çıktığı için Allah, onun saltanatını yıkacak bir Musa mı gönderdi, bilinmez ama bu Firavun'un en büyük şanssızlığı; etrafında dalkavuk danışmanların bulunması ve onun en büyük aptallığı dalkavukların sözlerine inanarak insanlara zulmetmesiydi. 

Uyanıkken insanlara kan kusturan Firavunlar, bazen rüyalarıyla yıkılırlar.

Her Firavun için bir Musa yaratan Allah'a hamd olsun.

28 Haziran 2023 Çarşamba

DEĞİŞMEZ YASALAR

Medeniyet ve teknik sahasında yükselen, nüfusu günden güne artan insanlık; hayata hakim olacak sağlam ve değişmez yasalara gittikçe daha fazla ihtiyaç duyacaktır. Tıpkı insanın vücudu gelişip güçlendikçe daha ileri düzeyde akla ve zekaya ihtiyaç duyması gibi...

Bugünün toplumları Kur’an’a 7. yüzyılın Arap toplumundan daha fazla muhtaç. Çünkü onların basit bir hayatları vardı, çok fazla yaşam ilkesine ihtiyaçları yoktu. Bugünün medeniyeti karmaşık yapısıyla her seviyedeki ve her yöndeki ilişkilerini düzenleyecek doğru ilkelere muhtaçtır. Değişmez, tecrübe edilmeye ihtiyaç duymaz ilkeler şüphesiz Allah'ın kitabında bulunur. İnsanların ürettikleri ilkeler kendi tecrübelerinin ürünü olup önemli ölçüde hata ihtimali taşır.

Koyduğu yasalara uyanlar için hem dünyada hem ölümden sonraki hayatta mutluluk vaat eden; yasaklarını çiğneyenleri dünyada huzurdan yoksunlukla birlikte bazı hallerde çeşitli bedensel ve maddî yaptırımlara uğramak, ölümden sonraki hayatta da can yakıcı azaplarla korkutan bir sistem; mükemmel sistemdir.

Beşerî yasaların denetçilerinden gizlenebilirsiniz, ilahî yasaların denetçileri sizi her zaman ve her yerde kayıt altına alırlar. Dünya mahkemelerinin yargıçları ölümlü ve hatalı kullarken ilahî mahkemenin Hâkim'i ölümsüz, her şeyi gören, bilen ve ve her şeye gücü yeten mutlak adaletin kaynağı...

Yaratıcının yasalarına sırtını dönen bir cemiyet beşeriyetin koyu gölgesi içinde boğulmaya mahkumdur.

12 Haziran 2023 Pazartesi

FİRAVUN'UN ŞANSI

Çevremizde akıl danışacağımız hiçbir insanın bulunmaması bazen büyük bir şanstır. Birileri varsa ve biz onlara danışmışsak onlar da bilmediklerini itiraf etmişlerse bu da bir şanstır.

Elbette bir bilene rastlayıp akıl almak en iyisidir, fakat bilenin olmadığı yerde ilk iki seçenek çok kıymetlidir. Böyle bir durumda en büyük talihsizlik ise bir cahilin fikrini sormak, cahilin de bilenler gibi konuşmasıdır.

Yusuf Peygamber Mısır zindanlarının karanlıklarında çilesine çile eklerken birkaç gece ilginç rüyalarla uyanan Firavun'un en büyük talihi, etrafındaki bilginlerin ve kahinlerin "Bu gördükleriniz karmakarışık düşlerdir ve biz bunların yorumunu bilmiyoruz." diye bilgisizliklerini samimi olarak itiraf etmeleri olmuştu.

Böylece bilen birini aramaya devam etti, Yusuf'u buldu. 

Yusuf; bilgi ve hikmeti cahilleri, iffeti edepsizleri rahatsız ettiği için nisyan kuyularına atılmış haldeydi. Rüya yorumlamaktaki bilgisini, dürüstlüğünü tecrübe etmiş bir saray çalışanının aklına Yusuf'u getirdi Firavun'un bilgiye duyduğu ihtiyaç. 

Bundan binlerce sene önce karanlık zindanlara, geniş sınırlara, karşı konulmaz kuvvetlere, kanun hükmünde kelamlara sahip bir kral bilgiye kıymet veriyordu. Hem de sahibinin kimliğine, nerede ve niçin bulunduğuna bakmaksızın... 

Haksız yere hapse tıkılan Yusuf'un suçsuzluğunu itiraf ve iade-i itibar ettiler. 

Firavun, hakikatli adamdı. Bilgisini alıp Yusuf'u bir kenara atmadı. Kıymeti özünde taşıyan Yusuf ile devletinde bir makamı şereflendirdi. 

Firavun'un çevresindeki kâhinler, biliyormuş gibi kralın rüyasını yorumlasalardı büyük felaketlere sebep olabilirlerdi. 

Kralın rüyasındaki Nil'den çıkan yedi besili ve güzel inek ile yedi yeşil başağı, önlerindeki yedi bolluk senesi olarak yorumladı Yusuf. Nehirden çıkıp semiz inekleri yiyen yedi cılız ve çirkin inek ile yedi yeşil başağı yiyen yedi kuru başak da bolluk yıllarını takip edecek ve insanların elinde avucunda ne varsa yiyip tüketecek yedi kıtlık senesiydi. 

Basit gibi gözüken bu yorumu bilginler bilselerdi Yusuf'a başvurmazlardı, Firavun yanında kıymetleri artardı. İçlerinden biri yanlış bir yorum yapsaydı, Hz. Musa'nın doğduğu vaktin Firavun'una rüya yorumlayan kâhinin sebep olduğu gibi büyük felaketlere sebep olabilirdi. Deseydi ki -mesela- "Yedi besili inek sizin hükümranlığınızın yedi sene huzur içinde devam edeceğine, onları yiyip yok eden yedi cılız inek de sonraki yedi senede sizin hükümdarlığınıza son vermek isteyen kimselerin ortaya çıkacağına ve ülkede karışıklıklar çıkaracaklarına delalet eder." 

Firavun da ne yapması gerektiğini danışsaydı onlara; onlar da halk arasında casuslar dolaştırmasını; Firavun aleyhine konuşan, idareden şikayet eden, şüpheli davranan kimseleri bulup getirmelerini ve öldürtmesini tavsiye etselerdi mesela, tarihin akışı bambaşka olurdu. 

Ve Firavun onların tavsiyelerini uygulasaydı, ülkede yedi yıl yağmurlar yağsa bile zulüm ve akan kanlar yüzünden bolluktan huzurdan eser olmazdı. Sonraki kıtlık yılları bile Firavun'un zulümleri yanında hafif kalırdı. 

Firavun'un şansı, etrafındaki bilgisizlerin suskunluğuyla birlikte onun bilgi arayışı ve doğru insanı bulması ve ona güvenip yetki vermesiydi.      

5 Haziran 2023 Pazartesi

SEÇİLMİŞLER - ATANMIŞLAR - KAZANMIŞLAR

Seçilmişler mi, atanmışlar mı?

Üst düzey (!) devlet ricali arasında ve neredeyse sadece taraflardan biri, övünme ya da meşruiyet delili olarak bunu ileri sürer. 

"Sen kim oluyorsun da bana direktif veriyorsun. Ben seçilmişim, sen atanmışsın." 

Kurum amirine, müdürüne bu silahla saldıran köy muhtarı işitmiştim. 

Bu mantığa göre sandıktan çıkmak en büyük paye, mutlak üstünlük... 

Atanmışlar -yani sandığa girip sandıktan çıkmamışlar- şayet hiçbir vasfı yokken, mesela okullarda okumadan, sınavlardan geçmeden, göz nuru döküp dirsek çürütmeden birileri tarafından alınıp bir yerlere oturtulmuşlarsa -doğrudur- seviye olarak aşağıdadırlar. Ama memlekette kamuda hizmetli olabilmek için bile en az lise diploması ve KPSS gibi sınavlardan geçer puan istenirken ilkokul diplomasıyla sınavsız puansız milletvekili olunabildiğini hesaba  katarsak atanmışların öyle sokaktan tutulup getirilmediğini anlayabiliriz. Sıradan bir memur olabilmek için en az lisans düzeyinde üniversite mezunu olmak; bir iki kademe yüksek memuriyet için yüksek lisans, doktora seviyesinde eğitim, yabancı dil bilmek gibi niteliklerin şart koşulduğu "atanmışlar" tarafında koltuğa oturmanın bedeli çok da ucuz gibi gözükmüyor. 

Seçilmişler cephesinde durum, iddia edildiği gibi mi acaba? Seçilmişler gerçekten seçilmişler midir, yoksa onlarda da atanmışlık şüphesi var mıdır birazcık? 

Üzerlerinde hiçbir atanmışlık belirtisi olmayan köy/mahalle muhtarları memleketin en seçilmiş bürokratları olarak kasıla kasıla gezme hakkına sahiptirler. Partilerin milletvekillerine gelince, aday adaylığından aday konumuna yükselmeleri genellikle atanma yöntemiyle oluyor. Daha açık bir ifadeyle, başkanınız sizi aday listesine koymadan seçime bile giremiyorsunuz, yani seçilebilme hakkına ancak atamadan sonra sahip olabiliyorsunuz. 

Öte yandan atanmışların atanması da -esasen- bir seçim sonucunda gerçekleşiyor. Amir, başkan vb. zihnindeki ya da önündeki adaylardan birini seçip atıyor. Seçilmişlerin aksine, atanmışlar cephesinde önce seçim, sonra atama var.

Tek kişinin seçimine itiraz edilebilir ama seçenlerin sayısının fazla olması mıdır bir seçimi isabetli kılan. Bugün birçok insanın ne düşüncelerle veya ne kadar düşüncesizce sandıklara zarfları attığına şahit olmuyor muyuz? Sağını solunu tanımayan nicelerinin sağcılık-solculuk dava ettiklerini az mı görüyoruz? Kendisini idare etmekten aciz olanların memleketi idare edecekleri seçmesinde hiç mi gariplik yok? Seçilmemişlerin oylarıyla seçilmiş olmak, nasıl oluyor da kişiyi seçilmemiş seçmenlerden üstün konuma getiriyor? Üstelik geçici bir süre için seçilmiş olmak, işin rengini büsbütün berbat etmiyor mu?

Eğer seçilmişler üstünlükten dem vurmak, ayrıcalıklı konumlarıyla hava atmak zorundalarsa -ki bazılarının emek vererek, okuyarak, eğitim alarak bir yerlere ulaşmanın zorluğundan kaçtıkları ve bununla birlikte bir konuma gelmeyi de çok arzuladıkları için düştükleri çukurdan siyaset merdiveniyle çıkmaya çalıştıklarını gözlerimle görüyorum- kendileri gibi seçimlere girdiği halde seçilememiş olanları muhatap almalıdırlar. "Ben seçilmişim, sen atanmışsın." diyerek esasen okumuş, sınavlardan geçmiş ve kazanmış, ardından emeğiyle bir yerlere gelmiş olanlarla boy ölçüşmeye kalkmak yerine, kendileri gibi aday olabildiği halde seçilemeyenlere "Ben seçilmişim, sen seçilememişsin." diye doya doya büyüklensinler.     

Eğitim ve öğretimin önemsenmediği, herkesin gözünü makama koltuğa kolay yoldan -seçimle çalışan mekanizmaların peşinde dolaşıp seçilme fırsatını kollamak gibi- oturmaya diktiği bir toplumda emanet zayi olur gider. Emanetin zayi olduğu toplumun kıyameti kopar. Bu son cümleyi Hz. Peygamber söylüyor.     

ÖMER'İN ÜLKESİ

Medine sokaklarından birinde birkaç delikanlı oyun oynamakta, eğlenmektedir. Sokağın başından azametli halife, Hz. Ömer görünür. Gençler kaçıverirler, biri dışında. 

Ömer (Allah kendisinden razı olsun), gencin yanına gelince sorar:

"Sen niçin kaçmadın arkadaşlarınla birlikte?"

Genç, sanki günün birinde bu sorunun kendisine sorulacağını biliyormuş da cevabını hazırlayıp beklemekteymiş gibi cevap verir:

"Sen bir zalim değilsin ki bana zulmetmenden korkayım. Ben bir suç işlemedim ki beni cezalandırmandan korkayım. Sokak da yeterince geniş, sen de sığarsın ben de sığarım."

Huzurlu bir memleketin, ideal bir ülkenin örnek lideri ve halkından numune bir fert...  

Suçsuz olan hiç kimsenin cezalandırılmaktan, iftiraya uğramaktan endişe duymadığı bir memleket... Mücrimlerin, adaletin yakalarına yapışacak elinden korktukları; böylece zalimlere korku, masumlara güven veren bir yönetim... 

Halkın en zayıfının, memleketin en güçlüsü önünde titremeden, ezilmeden büzülmeden, sesi kısılmadan, kekelemeden, isteneni değil istediğini konuşabildiği bir ülke...

Ömer'in ülkesi...

Sokakları, yolları geniş...

Dar olsa ne olur ki... Zor değil, genişletilir.

Olmasa da olur, insanlar insan olsun, biri birine yol açar, ikisi de geçer.

Zor olan, Ömer olabilmek; zor olan Ömer'inki gibi vatandaşlar yetiştirebilmek... 

20 Aralık 2022 Salı

ADALET

Adalet; mülkün, yani devletin/egemenliğin temeli. Adalet; bütün varlıkların, kâinatın, en az en temel ihtiyaçları kadar muhtaç olduğu şey.

Adalet, dengede duran terazi ile simgelenir.

Bir kefeye suçu, diğerine cezayı koyunca; bir kefeye davacı, diğerine davalıyı koyunca; bir kefeye zalimi, diğerine mazlumu koyunca dengede duran terazi, adaleti temsil edebilir.

Bir suç için öngörülen yahut bir suçluya hükmolunan ceza, suça/suçluya hafif geliyorsa topluma/mağdura adaletsizlik yapılmış; ağır geliyorsa suçluya adaletsizlik yapılmış olur. Suçlular, zalimler, caniler hakkında da adaletten sapılmamalıdır. 

Kim olursa olsun bir kişi lehine veya aleyhine adalet terazisinin bir milim bozulması, toplumun adalet dengesinin altüst olması sonucunu doğurur.

Adalet, herkese hayat bahşeden bir iksirdir. Bu iksirden; kendilerini ayrıcalıklı gören, ayrıcalıklı olmak isteyenler rahatsız olur. Herkesin bu iksirden içememesi için de bu kişiler / müesseseler musluğun başını tutarlar, dilediklerine açar, dilediklerine kısarlar.

Kanunlar karşısında herkesin eşit olması veya kanunlarda öngörülen cezaların suçlarla ilişkilendirilirken adaletin gerçekleştirilmesi, adaleti gerçekleştirmek için yeterli değildir. Yani hâkimlerin, mahkemelerin âdil olması yetmez; kanunların adaletli olması gerekir. Kanunların adaletli olması, adliye teşkilatının adaletli olmasından da önceliklidir. 

Hakimler, savcılar... terazidir; kanunlar kefeye konan ağırlık ölçüleri. Ölçüler doğru olursa terazideki kusurlara rağmen adalet sağlanabilir. Ama ölçü birimi bozuksa hangi teraziyle tartarsanız tartın doğru sonuca ulaşamaz, doğru tarttığınızdan asla emin olamazsınız. 

Kısacası adaletin iki unsuru var: kanunlar ve hakimler.

Hakimleri, adalet duygusu ve vicdan sahibi, dürüst kimselerden seçer; bu erdemlere muhalif davrananları bertaraf edersek işin bu basit unsurunu tahakkuk ettiririz.

Adil kanunlar ise ancak ve ancak insan üstü bir irade ile gerçekleşebilir. İnsan; kendisi için iyilikleri, faydaları elde etmek uğruna bütün hayatını harcayan varlık, kendisine, yakınlarına en ufak bir zararın dokunmasını istemeyen varlık... meşruiyyetini sadece insandan alan, tamamen insana dayanan kanunlar yaparken gerçek bir adaleti ne kadar gözetebilir ki?

Herhangi bir suçun, bugün ve gelecekte, toplumun bütün katmanlarında, hayatın bütün alanlarında hangi etkilere ve ne ölçüde sebep olacağını kestirmesi asla mümkün olmayan bir insanın yaptığı kanunlar manzumesine adalet tesmiye eylemek büyük bir iddia olmaz mı?

Aynı suça dün başka, bugün başka bir ceza vermek, caydırıcı olmazsa yarın başka bir ceza koymak; yani adaleti oyuncağa, adliyeyi deneme yanılma meydanına çevirmek akla ve mantığa muvafık mıdır?

Allah'ın koyduğu kanunları beğenmeyen, kendisi kanun yapmaya yeltenen insan; kime kafa tutmakta, kendini ne zannetmektedir? Bir ya da birkaç, isterse onlarca, yüzlerce olsun, insan; diğer insanları yargılayacak kanunlar koyma yetkisi kimden ve nereden alıyor? Bazı fiilleri suç sayarken neye dayanıyor, suçların cezalarını nasıl belirliyor? 

Doğuştan insan olmayana insan demekle insan olmadığı gibi Allah'ın "adil hüküm" olarak indirmediğinin adını adalet koymakla da adalet olmaz.  

3 Mart 2013 Pazar

NAHL - 90


اِنَّ اللَّهَ يَاْمُرُ بِالعَدْلِ وَ الْاِحْسَانِ وَ اِتَائِ ذِى القُرْبَى وَ يَنْهَى عَنِ الْفَحْشَاءِ وَ الْمُنْكَرِ وَالْبَغْىِ  يَعِظُكُمْ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ

Yüce Rabb'imiz, sonsuz mucizesi olan kitabı Kur’an-ı Kerim’de bizlere dünyada ve Ahirette mutlu olabilmenin yollarını göstermektedir. Bunun için de Allah azze ve celle biz kullarına bazı şeyleri emretmekte, kimi hususlardan da bizleri nehyetmektedir.

Allah’ın emirlerini yerine getirmeye ve yasaklarından da kaçınmaya çalışmamız kendi faydamız için bizlere gereklidir.

Nahl suresi 90. ayette Yüce Allah şöyle buyuruyor:  اِنَّ اللَّهَ يَاْمُرُ بِالعَدْلِ Şüphesiz ki Allah sizlere adaleti emrediyor. Hangi konuda hüküm verirseniz verin, adaletli olun. İşveren iseniz çalıştırdığınız insanların haklarını gözetin, haklarını verin. Babaysanız evlatlarınızın haklarına riayet edin, adaletli olun. Hanımlarınızın hakları hususunda adaletten ayrılmayın. Alışveriş yaparken haktan ve adaletten ayrılmayın. Verilmesi gereken hüküm hoşunuza gitmese de insaflı olun ve adaleti gözetin. Her hak sahibinin hakkını verin. 

Şüphesiz ki en başta gelen hak, Allah’ın hakkıdır! Adaletin başı Allah’ın birliğine inanmak ve bu imanın gereği olarak Allah’a itaat ve ibadet etmektir. İşte Allah size böylece adaleti emrediyor.

Allah size ihsanı emrediyor. Adaletli olurken iyilikten ayrılmamanızı, iyilik etmenizi, iyilik düşünmenizi, iyilik planlamanızı, aile fertlerinize, çoluk çocuğunuza, konu komşunuza, eşinize dostunuza, Mü’min kardeşlerinize, insanlara, canlılara iyilik yapmanızı emrediyor. 

İhsanı… Yani Allah’ı görüyor gibi ibadet etmenizi emrediyor. Siz onu görmeseniz de o sizi görüyor ve her halinizi biliyor.

Ve sonra Allah; akrabalarınıza, yakınlarınıza yardım etmenizi emrediyor. Allah’ın size verdiği rızıklardan yakınlarınıza da pay ayırmanızı, onların ihtiyaçlarını gidermeye çalışmanızı, böylece akrabalık bağlarınızı güçlendirmenizi, bencillikten uzak durmanızı emrediyor. En yakınlarınızdan başlayarak uzanabildiğiniz yerlere kadar uzanmanızı ve muhtaçların imdadına koşmaya çalışmanızı emrediyor.

Ve Allah, fahşayı yasaklıyor. Yani hayâsızlığı, edepsizliği, çirkin işleri, helal-haram düşünmeden nefsin arzuları peşinden koşup durmayı yasaklıyor. Bu işlerin açığından da gizlisinden de nehyediyor. Unutmayın, her işlediğinizi Allah’ın görevli melekleri her an kaydediyor.

Ve Allah münkeratı da yasaklıyor. Yani Allah’ın ve Rasul'ünün hoşlanmadığı, çirkin gördüğü şeyleri, dine, ahlaka uymayan şeyleri yasaklıyor.

Taşkınlığı, bozgunculuğu, saldırganlığı, ona buna sayıp sövmeyi, hakaretler etmeyi, fitne çıkarmayı ve fitneyi körüklemeyi, iftirayı, sahtekârlığı ve bütün azgınlıkları yasaklıyor.

يَعِظُكُمْ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ Allah size vaaz ediyor, nasihat ediyor, öğüt veriyor. Ta ki aklınızı kullanasınız, düşünesiniz. Düşünesiniz de öğüt alasınız. Böylece yanlış yollara girmekten kurtulasınız. 

İnsanlık onuruna yakışan yol, budur. İnsanın temiz ve şerefli yaratılışına yakışan yol budur. Vicdanın kabul edeceği yol, budur. Bu yol Allah’ın yoludur. Bu yol, Allah’ın dini, İslam’dır.

Allah’ın kitabına uymak insana dünyada ve Ahiret'te saadet kapılarını açar. Allah’ın kitabındaki sadece
 اِنَّ اللَّهَ يَاْمُرُ بِالعَدْلِ وَ الْاِحْسَانِ وَ اِتَائِ ذِى القُرْبَى وَ يَنْهَى عَنِ الْفَحْشَاءِ وَ الْمُنْكَرِ وَالْبَغْىِ  يَعِظُكُمْ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ
“Şüphesiz ki Allah size adaleti, ihsanı, iyilik yapma-yı ve yakınlara yardım etmeyi emreder; hayâsızlığı, fenalığı ve azgınlığı yasaklar. Öğüt alasınız diye size böyle öğüt veriyor.” ayeti bile bütün dünyayı huzura kavuşturmaya yeter.

Allah’ın emirlerini yerine getirmenin, yasaklarından kaçınmanın zararı ne ola ki? Allah’a itaat ve ibadet etmeyenin kazancı ne olabilir ki?

11 Ocak 2013 Cuma

KISAS

On bir yaşında bir çocuk maganda kurşunuyla öldü İzmir'de. Türkiye'nin günlerdir gündemini sızlattı. Katil aranıyor. Aile katilin bulunmasını istiyor. Peki bulununca ne olacak? O çocuğun ailesinin yediğinden içtiğinden ödediği vergilerle hapishanede bir süre yiyip içip yatacak, sonra çıkıp yaşamaya devam edecek. Çocuğun babasının bir televizyon mikrofonuna söylediği söz gözlerden kaçtı galiba. Katilin bulunmasını istiyorum, diyordu ve sonuna ekledi: İnşallah bizden önce bulurlar.

Katili polisten önce, maktülün yakınları bulursa ne olacak? Onu öldürmekten başka şeyle yüreklerindeki ateş sönecek mi? Demek ki  hukuk sistemimizin adaletini yeterli görmüyordu bu baba. 
Elmalılı tefsirini okuyorum ve Bakara suresinin 178-179. ayetlerini okudum. Tefsirden altını çizdiğim çok önemli notlar var:

بسم الله الرحمن الرحيم

Meali:

178. âyet: Ey iman edenler! Öldürülenler hakkında size kısas farz kılındı. Hüre karşı hür, köleye karşı köle, kadına karşı kadın kısas edilir. Ancak öldüren kimse, kardeşi (öldürülenin vârisi, velisi) tarafından affedilirse, aklın ve dinin gereklerine uygun yol izlemek ve güzellikle diyet ödemek gerekir. Bu, Rabbinizden bir hafifletme ve rahmettir. Bundan sonra tecavüzde bulunana elem dolu bir azap vardır.

179. âyet: Ey akıl sahipleri! Kısasta sizin için hayat vardır. Umulur ki (bu hükme uyarak) korunursunuz.

********************************************

İslam'dan önceki toplumda kâtil eğer zengin ya da soylu birisiyse kısas yapılmıyormuş, kâtilin yerine başkası öldürülüyormuş. Ayrıca insan öldürmenin cezası Yahudilikte kesinlikle kısas, yani kâtilin öldürülmesiymiş, Hristiyanlıkta ise kısas yapılmaz, kâtil affedilirmiş. İslam, orta yol olduğundan kâtile Allah'ın takdir ettiği ceza öldürülmektir, tıpkı o da bir başkasını öldürdüğü gibi. Ancak merhamet dini olan İslam, maktülün yakınlarına kâtili affetme yolunu açmış, dilerlerse karşılığında diyet isteme hakkını da vermiş.

Elmalılı Tefsirinden Notlar:

* Her öldürülen kimsenin karşılığında kendi katili aynı şekilde öldürülür.

* Kadının erkek, erkeğin kadın karşılığında kısas yoluyla öldürüleceği imamlar arasında üzerinde ittifak edilmiş bir husustur. Bunu teyit ve açıklamak üzere Mâide suresindeki kısas âyetinde "اَالنَّفْسَ بِالنَّفْسِ" (cana can) buyurulmuş ve bununla kısasta aranan benzerlik ve eşitliğin nefis ve can benzerliği olduğu gösterilmiştir. Yaşama hakkı herkes için eşittir. Kısas bu eşitliğe dayanmaktadır.

* Öldürülen kim olursa olsun onun katili veya katilleri, o öldürülenden daha fazla bir yaşama hakkına sahip değildir. 

* Hanefilerce köle karşılığında onun sahibi olmayan hür kâtil, aynı şekilde Müslümanların himayesinde bulunan kâfir karşılığında Müslüman kâtil de kısas yoluyla öldürülür.

* Vasıf gibi sayıda farklılık da masumlukta eşitliği bozmaz. Bunun için bir şahsı birçok kimse birlikte öldürürse hepsi de ittifakla kısas yoluyla öldürülürler.

* Çocukları karşılığında ana ve baba, kölesi karşılığında sahibi kısas yoluyla öldürülmez, ta'zir cezası verilir.

* Bu şekilde kısas uygulamak, ümmete ve imama farzdır. İmamın kendisi de haksız yere birini öldürürse o da hükümden müstesna değildir. 

* Varislerden birinin affı, hepsinin affıdır.

* "كُتِبَ عَلَيْكُمُ الْقِصَاصُ" (Size kısas farz kılındı.) nassından da anlaşıldığı üzere adam öldürmede asıl hak ve gerekli olan aslî hüküm kısastır. Katilin bilmesi gerekir ki öldürdüğü insan hür veya köle, erkek veya kadın kim olursa olsun, o da kendi gibi bir can ve saygın bir hayat hakkına sahip, ilahi bir yapı idi.

* Öldüren, öldürülmeyi hak etmiştir.

* Kur'an, kısası, öldürülen kimse için bir hak, kamu için aslî bir görev, affı da öldürülen kimsenin velisi için bir fazilet, diyet almayı da bir ruhsat olmak üzere meşru kılmıştır.

* Kısas hayat hakkının ve canı korumanın gereğidir. Kısasın meşru oluşunda akıl sahibi insanlar için büyük bir hayat vardır. Affın kıymeti de buna bağlıdır. 

* Katil olmak isteyen kimse, öldürürse ve öldürdüğünde kendisinin de öldürülmeyi hak edeceğini bilirse akıl gereği olarak öldürmekten vazgeçer. Böylece hem kendisi hayatta kalır hem de karşısındaki.


*********************************************

Fakat şu bilinmelidir ki kısas yapmak devletin sorumluluğundadır. Kişiler kısas yapamaz, yapmaya kalkarsa bu da ayrı bir cinayet olur, anarşi ve kan davaları çıkar. Mahkeme sonucu katilin suçu kesinleşmişse ve öldürme işi haksız yere ve kasten yapılmışsa kısas uygulanır. Cemiyet hayatının gitgide namlunun ucuna, bıçağın ağzına oturtulduğu günümüzde, İslamın kısas hükmüne ne kadar muhtacız. Kısas sayesinde bütün katil adayları niyetlerini ıslah eder. Birkaç katilin cemiyet için potansiyel tehlike olan hayatı sona erer ama masumların hayat hakkı birazcık garanti yüzü görür.