Orta 1. sınıfa büyük bir heyecanla başladım. Siyah önlüğümden soyunup ceket
pantolon giyinmiş, beyaz yakalıklarımı çözüp beyaz gömlek üzerine lacivert
kravat salmıştım.
Artık biricik öğretmenimiz bizi mezun etmiş ve adını anılar defterine
yazdırarak gitmişti. Yerine, her ders için ayrı ayrı öğretmenlerimiz gelmişti.
Çocuğun kalbi, kendisinden büyüktür; sevgisi boyunu aşkındır. Bu, her ders
için ayrı ayrı olan öğretmenlerimizi de çok sevecektik şüphesiz, onların da her
biri bizim için birer birer biricik olacaktı.
Şimdi ilkokul arkadaşlarımızla bir araya gelince anılarımızı hatırladığımız,
birbirimize anlatarak içi geçirdiğimiz gibi, ileriki yıllarda da ortaokul
arkadaşlarımızla bir araya gelince şimdi yaşamakta olduğumuz olaylar hep anı
olarak ortaya dökülecekti.
İşte onlardan bir tanesi:
Orta 1. sınıfta, Türkçe dersindeyiz. Güz mü, bahar mı hatırlamıyorum; ancak
mevsim kış değildi. Dersimize Hülya adında bir öğretmenimiz giriyordu. Çok
tatlı bir insandı kendisi. Diğer arkadaşlarım da onu çok severler miydi
bilmiyorum, ancak ben onu seviyordum ve bu sevgimde, hayatım boyunca sadece
ondan kompozisyonuma tam puan alabilmiş olmamın da hiç etkisi yoktur.
Hülya Öğretmen, bayan öğretmenlerimizin hepsinden iriydi, hatta erkek
öğretmenlerimizin de çoğundan iriydi.
O günlerde fen dersinde biyoloji konularını işliyoruz. Fen öğretmenimiz
derste kesip incelemek için bir kurbağa istemişti ve arkadaşlarımızdan biri bir
poşet içinde kurbağa getirmişti.
Türkçe dersindeyiz. Hülya Öğretmen ders anlatıyor öğretmen masasında. Benim
de kulağım öğretmenin sesinde, gözüm de öğretmen ve Zafer arasında gidip
geliyor. Zafer, masasının kitap – defter konulan bölmesindeki kurbağa poşetiyle
uğraşıyor. Kurbağa poşette kıpırdıyor, çırpınıyor, çıkmak istiyor poşetten.
Başına geleceklerden habersiz. Bizimle beraber laboratuarda fen dersine
katılacağından habersiz, mini mini beyinlerde ne kadar önemli bilgilere
dönüşeceğini bilmiyor. Kaçmak, poşetten çıkmak ve doğaya dönmek istiyor.
Hülya Öğretmen ders anlatmaya, Zafer kurbağa poşetiyle oynamaya, ben de bir
ona, bir buna bakmaya devam ediyorum.
Öğretmenin o derste anlattığı hiçbir şeyi hatırlamıyorum şimdi. Zafer’in
ders harici uğraşmalarını, kurbağanın çırpınışlarını ve poşetten nasıl olduysa
çıkışını iyi hatırlıyorum ama.
Kurbağa poşetten çıkar çıkmaz yere zıpladı ve sıraların arasındaki
boşluktan tahtaya doğru zıp zıp ilerlemeye başladı. Hülya Öğretmen, kurbağayı
görmekte gecikmedi. Dersi kesti birden, bıçakla keser gibi. Bağırmaya başladı.
Nedendir bilmem, koca koca insanlar küçücük canlılardan nasıl da korkarlar.
Oysa ne farenin ne kurbağanın kendilerine zarar vermeyeceğini de bilirler.
Özellikle de bayanlar korkar fareden, kurbağadan. Hani Tom ile Jerry çizgi
filminde olur ya, Jerry’yi gören kadın hemen sandalyeye çıkar ve avazı çıktığı
kadar bağırır. Zavallı fare korkar bu sefer, nereye kaçacağını şaşırır.
Kurbağanın öğretmen masasına doğru zıplayışı, Hülya Öğretmenin bağırması ve
sınıfın şaşkın şaşkın bir kurbağaya bir öğretmene bakıp kalması şeklinde geçen
birkaç saniyelik bir sürenin ardından Zafer, yerinden fırladı, elindeki poşeti
kurbağanın üzerine kapattı, onu yeniden poşete hapsetti.
Hülya Öğretmen bağırmaya devam ediyor:
“Ne işi var bu farenin sınıfta?”
Elindeki kıpır kıpır poşetle sınıfın ortasında kalakalan Zafer yanıtlıyor
soruyu:
“O fare değil öğretmenim, kurbağa…”
Öğretmen anlık bir bozuntu yaşıyor, ses tonunu biraz düşürerek:
“Her neyse…”
Neyse ki kızan taraf, haklı taraf kendisi ve sınıfça hepimiz şaşkın ve
suçluyuz.
“Kaplumbağa mıdır, kurbağa mıdır? Ne işi var onun burada?”
Durumu izah etmeye çalıştık:
“Kurbağayı fen bilgisi öğretmenimiz istedi.”
“Ne yapacakmış kurbağayı?”
“İnceleyeceğiz…”
“Neyini inceleyeceksiniz pis şeyin?”
“İç organlarını, iskeletini…”
“Ne… Kesecek misiniz yoksa?”
“Evet…”
“Caniler, katiller…”
Cani kelimesini daha önce duyup duymadığımdan emin değildim, anlamını da
bilmiyordum zaten; ancak katille, kesmeyle, öldürmeyle ilgili bir şey olduğunu,
en azından kötü bir şey olduğunu o derste öğrendim.
Zafer, öğretmenin önünde, elinde kurbağa poşetiyle dimdik duruyor. Öğretmen
de kurbağayı gördüğü andan beri ayakta duruyor. Belli ki her bayan gibi o da
korkmuş. Bütün büyüklüğüne rağmen küçücük kurbağadan korkmuş. Masasının
altındaki yükseltiden bile inmiyor, yerinden kıpırdamıyor; fakat çenesi hiç
durmuyor. Ha bire bağırıyor ki bu da korku alametidir.
“Caniler, katiller! Hepiniz canisiniz!”
Öğrencilerden çıt yok, herkes heykel gibi sessiz.
“Çabuk at onu dışarı!”
Öğretmenin önünde duran heykel Zafer, itiraz etmek istiyor:
“Ama öğretmenim…”
“Çabuk at dedim onu dışarı!”
“Ama Süleyman Öğretmen istemişti onu…”
“Canisiniz hepiniz, Süleyman Öğretmeniniz de cani!”
Böylece yeterince cümlede kullanılan “cani” kelimesi iyice zihnime
yerleşiyor.
“Çabuk at dedim onu dışarı!”
Çaresiz kalan Zafer poşetiyle beraber dışarı attı sınıfımızın biricik
kurbağasını, Fen dersimizin eğitim aracını; sonra yerine oturdu. Kim bilir
nereden yakalamıştı onu, ne kadar uğraşmıştı.
Dersin kalanında öğretmen ne anlattıysa yine hatırlayan yoktur sınıftan,
çünkü hemen hepimiz teneffüste bahçede yapacağımız arama tarama operasyonunu düşünüyorduk.
Teneffüse ne kadar süre varsa, geçmişti ve biz Hülya Öğretmenin bizi
görmediğinden emin olur olmaz, ön bahçenin otları, çalıları arasında bulmuştuk
bütün sınıfı. Arama tarama çalışmaları teneffüs boyunca sürdü.
Kurbağa yine poşetten çıkmıştı. Bir yandan bütün çalıların dibine, bütün
otların arasına bakıyor, bir kurbağanın gidebileceği, girebileceği her yeri
araştırıyor; bir yandan da Zafer’e kızıyorduk.
“Poşeti kurcalayıp durmasaydın böyle olmazdı.”
“Ne bileyim ben kaçacağını.” diye suçlu suçlu cevap veriyordu Zafer.
“Poşetin ağzını bağlayıp öyle atsaydın kaçmazdı.”
“Ne bileyim ben… Hem fırsat mı vardı?”
Fen dersine kurbağasız girdik. Süleyman Öğretmen çoktan meseleyi öğrenmişti
anlaşılan öğretmenler odasında, belki fırça bile yemişti, canilikle ithamları
yüzüne savrulmuştu belki de. Derste kurbağa konusu açmadı, ödev sormadı.
Kurbağasız konular işledik.