7 Kasım 2022 Pazartesi

UÇAN BALON

Uçan balon aldınız mı hiç çocuğunuza? Uçan balona para vereniniz var mı? Yoktur elbet. Ben verdim, diye itiraz etmeye yeltenenler de, sanırım, balonun uçanına değil, uçabilecekken uçamayanına vermişlerdir paralarını. Zira hangi çocuk uçup giden balonla sevinir ki? Gökyüzünde uçan bir balonu hangi çocuk kendisinin sayar ki? 

Bir kelimeye takılıp kalmaktan ibaret değildir iddiam. İnsanız ve böyleyiz işte… 

Özgürlüğüne üç beş lira öder alırız; ipini elimizde tutar, uçmasına mani oluruz ve adını da “uçan balon” koyarız. Bu bizi mutlu eder de yeryüzünden uçan milyonlarca su buharının bir araya gelip pamuk şekeri gibi gök kubbemizde rahmet eseri olarak durması bir şey ifade etmez bize. Yokluğunda acizliğimizi anlayınca belki çevirir avuçlarımızı toprağa, dualar ederiz; ama varlığına şükrümüz, sanatına hayranlığımız o ölçüde olmaz hiç.

Tıpkı kuşlar gibi… uçmayan, uçamayan kuşlar gibi…

Semamız kuşlarla dolu; uçabilen, uçan, çeşit çeşit, renk renk kuşlar… Hiçbirine para ödemeyiz. Kaldırıp başımızı bakmayız bile yaz akşamlarında gökyüzünde raks eden kırlangıçlara, harman edilmiş ekin tarlalarına sürüler halinde konan yabanî güvercinlere, kavakların tepelerini karaya boyayan karagalara…

Tekke Camiinin kubbesindeki ottan çöpten yuvasına, farkına vardığımızdan belki günler önce gelip yerleşmiş olan leylekler; baharda beriye, güzde öteye seyahatler tertip eden yaban kazları; kafesimize hapsettiğimiz zavallı kuşlar kadar sevindirmiyor bizi. Sevmiyoruz hür olanları, bizim olmayanları… yem vermiyoruz onlara bizim olmadıkları, hiç kimsenin olmadıkları için; hepimizin oldukları halde.

Çiçekler…

Tabiat halısının üstüne renk renk, desen desen nakışlar  halinde Yüce Yaratıcının serpiştirdiği çiçekler bizden değildir bize göre; yabanîdir. Toplanıp bir saksıya dolmadıkları, kökünden kopup bir vazoya konmadıkları ya da çitlerle çevirdiğimiz topraklarda mahpus olmadıkları için bizim değillerdir. Köklerini erişebildikleri kadar salabilecekleri bir toprağın evladı olduklkarından, havadan dilediklerince teneffüs edebildiklerinden, hür olduklarından onların bakımını yapmaz, kurak havalarda bir kova su ile imdatlarına koşmaz, tatile giderken komşuya emanet etmez, eğilip koklamaz, derip sevdiklerimize götürmeyiz. Para saymaz, paha da biçmeyiz yabanî çiçeklere, bedavadır hepsi.

Ama belki de onlar, karada ve denizde; hatta havada insan eliyle meydana gelen fesattan uzak kaldıkları için mutludurlar. Belki de özgürlüğün tadını sürmektedirler.

DOLMA KALEM

 Sözde tükenmez kalemler yazı âlemini ele geçirince dolma kalemler, nesli tükenmekte olan kuşların kaderine mahkûm oldu. Nadide koleksiyonlarda, bazen özel hediye kutularında yahut tevellüdü, zihni, zevki geçen asırda kalmış bir azınlığın çekmecelerinde kıt miktarda dolma kalem; milli parklarda nesli korunmaya çalışılan kuşlar gibi ömür sürüyor.

Dolma kalemleri kitabet meydanında kolay kolay göremiyoruz, milli parklarda meskun kuşları semalarımızda kanat çırpar halde göremediğimiz gibi.

Mühim anlaşmaların, kıymetli evrakların altına büyük imzalar, pahalı olsa bile tükenen, dönek kalemlerle atılıyor. Zamane şair ve yazarları kitaplarını çöpe atılacak kalemlerle imzalıyorlar.

Onlar da haklılar... Zaman tüketim zamanı, tükenme zamanı... Tükendikçe doldurulan, uzun yıllar çöpe gitmeyen, nesiller boyu yaşayabilen bir eşyaya hangi üretici tahammül edebilir ki...

Yazının kıymeti kaldı mı ki yazanın kıymeti olsun? Sevdiklerimize mektuplar yazmaya devam etseydik, belki o mektupları yazan kalemlerin de hatırını sayar; sevdiklerimizden gelen mektupları muhafaza ettiğimiz gibi mektuplarımızı yazan kalemleri de hatıra olarak saklamak isterdik.

Çöplük çağında yaşıyoruz; her nesnenin çöpe atılabildiği, yapılan her şeyin nihayetinde çöpe atılmak için yapıldığı, atmadığınız eşyalar sebebiyle evinizin "çöp ev" kabul edildiği bir çağ...

Kalem tüketilip, kağıt buruşturulup atılmak için...

Yazının kıymeti yok, kâğıdın kıymeti yok. İnsanlar ellerinin ve ağızlarının bulaşığını kâğıtlara silmeye, kâğıdı en fazla tuvaletlerde kullanmaya başladıklarından bu yana; para, çek, senet, tapu [kıymetli (!) evrak] olma talihine (!) erişemeyen kâğıtlar paspas gibi çiğnenmekten kurtulamadı.  

Tüketmeyi seviyoruz. Bir giydiğimizi bir daha giymek mutlu etmiyor; ölünceye kadar aynı eşyalarla yaşamak öldürüyor bizi. Ne kadar çok eşya öldürürsek o kadar çok yaşadığımızı mı sanıyoruz acaba?

Biz böyleyiz. Bizim gibiler dolma kalemleri sevemez. Çünkü onların sevmediğimiz huyları var.

Boşaldıkça doldurmak gerek onu, böyle zahmetlere katlanamayız biz. 

Uzun yıllar kullanınca hafıza kesilecek başımıza; geçen günleri, günlerin geçtiğini, hayatın gittiğini hatırlatacak, canımızı sıkacak; taşıyamayız onu biz. Gün bugündür, önümüze bakarız biz. Sadakat, vefa... eskilerin hisleri... Sürekli değiş, sürekli değiştir... Aynı adamla ömür mü geçer kız?..

İkiyüzlülük, döneklik kötü huylardır; ama muhataplarımızda olursa. Bizde olursa ilm-i siyaset olur. Duruma göre dönmeyi, kabına göre şekil almayı aklın gereği, uyanık adamın vasfı biliriz biz. Onun için belki de 360 derece döne döne yazabilen kalemleri daha iyi benimsedik. Sadece doğru açıyla tutulunca yazan dolma kalemlerin dürüstlüğü bizi rahatsız etti. Ters yüz ettiğimiz değerlerin, fıtratımızdan uzaklaşmamızın, tükenmekte oluşumuzun azabını can çekişen vicdanlarımıza duyurdu belki. 

Bunların hiçbiri değil... Abartıyorum belki...

Dolma kalem, eziyetli iş. Kim uğraşacak onunla?.. Mürekkep doldururken ellerin kirlenir, hem bazen mürekkep akıtır dolma kalemler, çantanı kirletir, elbiseni mahveder.

Doğrudur, dolma kalemler bazen mürekkep damlatır gözyaşı gibi. Ağlar belki de... Sebebini bilemem ama dolma kalemlerin akıttığı yaşlar elinizi, elbisenizi boyayabilir fakat -emin olun- kirletmez.   

1 Kasım 2022 Salı

SEN ADAM OLURSUN

Meşhur hikâye:

Adam, oğluna hep dermiş ki "Sen adam olmazsın."

Oğlu okumuş, vali olmuş; adam göndermiş, babasını aldırıp getirtmiş makamına. 

Çocukluğunda kendisini aşağılayan babasının kehanetinin tutmadığını bir de söz ile yüzüne vurmak için buyurmuş ki vali bey:

"Sen bana hep 'Adam olmazsın.' diyordun ya, bak işte ben vali oldum." 

Valinin tahsilsiz babası taşı gediğine koymuş:

"Oğlum, ben sana vali olamazsın, demedim ki; adam olamazsın, dedim."

Bu ibretlik hikayeyi bilmeyen yok gibidir ve hemen herkes babanın bu hikmetli (!) ve müskit cevabına hak verir.

Diploma sahibi olmakla karakter sahibi olmak, vali olmakla adam olmak aynı şeyler değil elbette. Oğulun vali olabilmesine rağmen adam olamadığı ortada. Yoksa babasını huzuruna getirtmek gibi bir edepsizlik eder miydi? Çocukluğunda kendisini aşağılamış, adam yerine koymamış, kendisine şefkat, merhamet ve anlayışla yaklaşmamış olmasına rağmen kendisi babasının ayağına gider; yine elini öper, yine saygıda ona kusur etmezdi.

Neticede baba haklı çıktı, oğul vali oldu ama adam olamadı.

Valiyi bir kenara bırakıp gelelim onun adam olmamasının müsebbibi babasına...

Atalarımız "Bir kimseye kırk gün deli dersen deli, veli dersen veli olur." demişler. Acaba bizim valimiz de çocukluğunda babasından sürekli olumsuz telkin aldığı için adamlığa erememiş olabilir mi?

Çocuk, babasının kendisi hakkındaki sözlerine inanmış ve bu kocaman insanı haklı çıkarmak için çabalamış ve bunu başarmış olamaz mı yahut?

Ya da babanın oğlu hakkında vird edindiği "adam olmazsın" sözü dua olup Allah’a yükselmiş olamaz mı?

Çocuğun bütün yaramazlıklarına, aksiliklerine rağmen baba şefkatle, sabırla, inatla "Oğlum, sen iyi adam olacaksın." diyebilseydi belki yine haklı çıkacaktı. Buna rağmen çocuk yine de adam olamamış bir vali olsaydı babanın ne kaybı olurdu? 

Kötüyü çağırıp kötüye sarılmak, iyiyi çağırıp da iyiye kavuşamamaktan daha mı az acı verir?

Hüsn-ü zanda hata etmek, su-i zanda isabet etmekten daha evla değil midir?

Valinin babası keşke bu kadarcık hikmete sahip olsaydı...

Onun olumlu telkinleri belki oğlunu iyiye ve doğruya sevk edecekti.

Belki her şeye rağmen ısrarla tekrarlanan "Benim oğlum iyi adam olacak." sözleri çocuğun gönlüne tesir etmese bile icabet vaktine denk gelen dua olacaktı.

Şair Arif Nihat Asya ne güzel söyler:

Hastalık, sevgisizlik, öksüzlük...

Neler geçirdim ben!

Çıkabilseydi bir "güzel" diyecek

Güzelleşirdim ben.


29 Eylül 2022 Perşembe

HÜRRİYET

 Hürriyet, engel olabilmektir. 

Bir alan'a sahip olmak, bu alanda istediği gibi hareket edebilmek özgür olabilmek için yeterli değildir. Kendi alanı etrafına sınırlar koyup başkalarının bu sınırları geçmesine izin vermemek, hürriyettir.

Çölde yaşayan, sınırlara sahip olmayan göçebeler için tam bir hürriyetten bahsedilemez. Onların geniş sahralarda keyiflerince gezebilmeleri, özgürlük için yetmez. Çünkü onlar aslında başkasına yahut herkese ait bir alanda gezer durular. 

Hürriyet, kendi toprağını diğerlerinin toprağından ayıran sınırlara sahip olanlar için söz konusu olabilir.

Dine olan hıncını elbiseden çıkaran ve açıldıkça açılan bir kadın, özgür değildir. Sınırları yoktur onun, çölde dolaşan bedeviler kadar özgürdür ancak. Gözlerin kendi bedeninde dolaşmasına engel olamıyordur çünkü. 

İstemediği gözlerin, kendi bedeni üzerinde bakışlarıyla tasarrufta bulunmalarına tesettürle set çekebilen bir kadın, gerçekten hürdür. 

Hürriyet, kayıtsız olmak değildir. Bağımsız olmak, hür olmak değildir. Bağımsız bir varlık da yoktur zaten. İnsan ya Allah'a bağlıdır ya şeytana bağlıdır; emir aldıklarına, izinden yürüdüklerine, boyun eğdiklerine, sevdiklerine, korktuklarına, midesine, arzularına... bağlıdır.

Hürriyet, bire bağlanmaktır. Böylece sonsuz bağlardan kurtarır bu onu. 

Bir elin tuttuğu ip ile bağlı olan uçurtma uçabilir, ipsiz bağsız bir uçurtma göklerde özgürce uçamaz. 

Tam göbeğinden bir dingile raptedilen tekerlek, hedefe gidebilir; pimini çeker, kayıtsız hale getirirsek bütün kıymetini yitirir. Birden fazla noktaya bağlanan da hareket kabiliyetini kaybeder.    

Bir'e bağlanan, Bir'in emrine giren insan hürriyeti tadar. 

24 Ağustos 2022 Çarşamba

SEV-MEK

Sev-(mek), en güzel fiildir. Herkes onu bütün türleriyle sever. Sadece insanlar değil, hayvanlar için de geçerlidir bu.

Fiilin etken, edilgen ve dönüşlü hallerinin özne ve nesne üzerinde başka başka etkileri var. Bazı kimseler bu fiile etken özne olarak katılmaz/katılamazlar; sadece nesne olmaktan hoşlanır, fiilin edilgen halinden yararlanma bencilliğinde bulunurlar. Bunlar sevmezler. Severler aslında ama sadece kendilerini severler; lakin buna da sevmek denmez. Başkalarını sevmezler ama başkalarının kendilerini sevmesinden hoşlanır, sevilmek isterler. 

Sevilmek güzeldir, belki çok güzeldir. Kahramanlarının mecnuna döndüğü pek çok aşk hikayesinde Allah vergisi bir güzellikle boy gösteren dilberlerin rolüdür bu. Kolay ve emeksizdir. Bu sevmese de o sever. 

Sevinmek de fiilin arzulanan dönüşlü formudur. Sevmek'i içinde hissetmek. Kendisini sev-(mek) fiilinin hem öznesi hem nesnesi yapmak. Kendisi sevmek, kendisini sevmek: sevinmek...

Sevmek, yetenek ister. Sevilmek, istek dışı; sevinmek kendiliğinden olsa da sevmek, emek ister. Sevilmek'te kişi pasif, sevmek'te son derece aktiftir. 

Sevilmese de sevinmese de seven, sevmeye devam eden bir insan; -benciller onun ahmak olduğunu düşünebilirler- gerçek bir kahramandır, sevgi kahramanı.

Cahit Sıtkı'yı mısralarıyla yad edelim:

Ben aşk adamıyım

Sevmeye geldim insanları

Gönlümle, elimle, kafamla sevmeye

Hesapsız, karşılıksız

Ayrılık gayrılık gözetmeden

Bir çiçeği seversin, çiçek seni sevmez, haberi yoktur bundan, -aksini iddia edenler olsa da- sevdiğini bilmez, sevginle sevinmez. Köyünü seversin, bir şehri seversin; habersizdirler sevdiğinden. Yağmuru seversin; batarken güneşi, gökyüzünde bir yıldızı seversin; bilmezler ve sevildiklerine sevinmezler. Ama seversin işte. Bu bir ruh yüceliğidir. 

Sahtekar yüzlerini maharetle saklayabilen insanların nüfusa oranının zirvede olduğu çağımızda, muhatabına en yaldızlı sevgi cümleleri kuran; her türlü nesneyi, gülü karanfili yalancı şahit olarak kullanan nicelerinin "seni seviyorum" sözlerinin hakiki manasının "beni sevmelisin" olduğu; ilmel-yakin, aynel-yakin, hakkal-yakin kendini gösteriyor. Sevilmekten anladıkları da somut ve değerli nesneleri hediye olarak alabilmek, somut ve pahalı mekanlarda gezdirilmekten başkası değil. Sevgiyi gözlerde görüp sevenin kalbinde bulunmak değil onların lügatinde sevilmek. 


1 Ağustos 2022 Pazartesi

SULUBOYA (Hikâye)

Derenin şırıltına öyle dalmıştı ki, “Çerçi geliyor, çerçi geliyor!” sözleriyle kendine geldi. Gözleri parladı; kalbi, avuçta hapsedilen küçük bir serçe gibi çırpınmaya başladı. Elindeki küçük ilaç şişesini kaldırdı, içindeki suya baktı ve suyu dereye serpti. “Derede ne kadar da çok su var. Harca harca bitmez.”diye düşündü. “Dağlar kâğıt olsaydı, koca koca fırçalarım ve koca koca, renk renk, bir sürü de suluboyam olsaydı, ah ne güzel olurdu. Derede ıslattığım fırçamda suluboyamla çeşitli renkler oluşturur, sonra bütün dağlara güzel güzel ormanlar çizerdim.”diye de bir hayal kurdu.

Şişesini elinde sıkıca tutarak araba yoluna doğru koşmaya başladı. Yola çıktı, yolun her iki yönüne de kafasını bir sağa, bir sola hızlı hızlı çevirerek birkaç defa baktı. Nihayet ağaçların aralarından gördü köye ağır ağır gelmekte olan çerçiyi. Köye doğru koşmaya başladı. Koşuyor, “İnşallah vardır.”diye de dua ediyordu.

Evin önünden yıldırım gibi geçti, arkaya dolandı, kümesin kapısını açıp içeri girdi. Follukta yumurtlamak için yatan tavuklar bağrışıp kanatlarını çırparak kaçıştılar.

Yumurtaları saydı:

-Bir, iki, üç, dört, beş… on üç; üçü fol, kaldı on. Yeter herhalde.

Kümesten çıktı, eve koştu, dibine biraz saman konmuş bir sepetle tekrar kümese döndü, yumurtaları özenle sepete yerleştirdi. 

v  

Selim, köy okulunun beşinci sınıfında okuyordu, başarılı bir öğrenciydi. Ailesi köyün yoksul ailelerinden biriydi. Kitap, kalem, defter gibi okul ihtiyaçlarını, çoklukla öğretmeni, şehirdeki kardeş okuldan gelen yardımlardan veriyordu. Babası da imkânları ölçüsünde onun okuyabilmesi için elinden geleni yapıyordu. Ailesi Selim’in okumasını çok istiyordu, Selim de okumayı.

Selim’im altı yaşındaki kardeşi, Mustafa, hastaydı; babası bulduğu parayı onun tedavisi ve ilaçları için harcamak zorundaydı. Selim hak veriyordu babasına ve hiç üzülmüyordu babası suluboya alamadı diye. O sadece kardeşine üzülüyordu. O, bir iyileşsin, her şey düzelirdi. O zaman on iki renkli suluboya alırdı babası, birkaç çeşit de fırça. Bir sürü resim yapardı. Babası bir sürü resim defteri de alırdı ona. Neler çizmezdi ki defterler dolusu: köyün deresini, çayırları, ekin biçen adamları, dağda otlayan koyunları, Çoban Bilal’i eşeğinin üstünde, evlerini, kardeşini neşeyle koşarken… Tam on iki renk olurdu suluboyasında, birkaç çeşit de fırçası…

Pastel boyalarıyla güzel güzel resimler yapıyordu, ama resim defteri çabuk bitiyordu o zaman da. Selim de okul dışında yaptıkları için resim defterini değil, eski defterlerinden kalan boş sayfaları kullanıyordu; boyarken de pastelleri fazla bastırmıyordu tez yıpranmasın diye. Ah bir kardeşi iyileşseydi, doya doya resim yapardı; köyün her yerinin, kardeşinin, türlü türlü… suluboyayla, hem de on iki renk ve çeşit çeşit fırçalarla…

Öğretmenin “Gelecek haftadan itibaren resim derslerinde suluboya kullanacağız. Herkes suluboyasını getirsin.” demesinin üstünden dört hafta geçmişti, Selim’in hâlâ suluboyası yoktu. Annesine söyleyebildi öğretmenin suluboya istediğini. Annesi de “Babana söylerim, alır, meraklanma.” dedi. Çok sevinmişti, havalarda uçuyordu adeta; ama kısa süre sonra bu sevinç, yerini pişmanlığa bırakıp Selim’in yüzündeki gülücükleri de alarak birden kayboldu.

“Keşke söylemeseydim. Ya alamazsa, ya üzülürse...” diye üzüldü, uyku girmedi o gece gözüne. Ertesi sabah babası, kardeşinin tahlillerini, ilaçlarını almak için şehre gidecekti. Selim’e “Unutmazsam alırım oğlum.”dedi giderken. Selim utanma, sevinç ve pişmanlık arasında gitti geldi bütün gün.

Babası akşama doğru eve döndüğünde, Selim’in içi kıpır kıpırdı, fakat bir şey beklediğini belli etmemeye çalışıyordu. Hatta babası unutsaydı, kendisi hiçbir şey sormayacak, hatırlatmayacaktı.

Babası onu görür görmez “Hiç fırsatım olmadı.”dedi. “Acelesi yok.”diye karşılık verdi Selim de. Tavuklara yem vermeye devam ederken “Belki de parası kalmamıştır.” diye düşündü. “Babamı yoktan yere üzdüm.” diye de üzüldü gözlerindeki buğular damla olurken.

Selim, o hafta da resim dersinde pastel boyalarını kullandı. Sınıfta sadece Selim pastel boyalarla yapıyordu resmini. Selim’in üzüldüğünü fark eden öğretmeni onu teselli etmek istemiş; “Sen, pastellerle daha güzel resim yapıyorsun.” demişti. Oysa suluboyayla ne resimler yapacağını kimse bilmiyordu ki. Selim’in hayallerindeydi bu resimler… Suluboyayla… Çeşit çeşit fırçaları kardeşinin boş ilaç şişesindeki suya batırarak… Dağlar, köyün deresi, tarlalar, çayırlar, çoban, kardeşi… Küçük Mustafa neşeyle koşarken…

Hiç kimseye belli etmeyebilirdi de derdini, üzüntüsünü Selim, annesinden saklayamazdı. Babasının eli boş döndüğü günün gecesinde annesi, çocukların üstlerini, açılmışsa, örtmek için odaya girdi; Selim’in uyanık olduğunu hemen fark etti. Yatağının yanına oturdu, eğilip öptü yanağından. Mustafa’yı uyandırmamak için fısıltıyla:

-Sıkma canını. Bugün yarın Çerçi İsmail gelir. Varsa alırız. Haydi, uyu şimdi, dedi.

Diğer yanağından da öperek kalktı ve odadan çıktı.

Selim, yeniden; fakat bu defa pişmanlık duymadan sevindi. Çerçi İsmail bugün yarın gelirdi. Varsa alırdı. Hem ondan bir şey almak için illa da para gerekmiyordu. Para yerine yumurta da alıyordu.

Selim, sevinçten bir süre daha uyanık kaldı; birkaç hayal daha kurdu, sonra uykuya daldı, suluboyasıyla rüyalarını rengârenk boyadı.

Sabah olunca annesine “Çerçi gelirse suluboya almak için yumurta versem olur mu?” diye sordu. Annesinden “Neden olmasın yavrum?” cevabını aldığında sevincine diyecek yoktu. Bundan sonra suluboyayla resim yaptığını değil; çerçinin gelişini, kümesteki yumurtaları toplayışını ve yumurtaları vererek suluboyasını eline alışını hayal ediyordu. 

v  

Gerçekten de bugün yarın denebilecek kadar kısa bir sürede gelmişti çerçi. Selim, elinde yumurta sepeti, yüreği bir kuş gibi kıpır kıpır, meraklı gözlerle çeşmenin taşına oturmuş, çerçiyi bekliyordu.

Çerçi, köye girdi; atını durdurdu. Birkaç kadın kumaş, yazma, iplik gibi şeylere bakmaya başladılar. Kadınların alışverişi bitince Çerçi İsmail, atını sürdü, ağır ağır geliyordu. Bir yandan atını sürüyor, bir yandan da “Çerçi geldi, çerçi!” diye bağırıyor, müşteri topluyordu.

Selim, elinde yumurta sepeti, suluboya almak için çerçiyi bekliyordu. Bir an aklına çerçide suluboya olmayacağı ihtimali geldi. Bu çok kötü olurdu. Sipariş verince bir dahaki sefere getirirdi Çerçi İsmail, ama o zaman da okul kapanmış olurdu, neye yarardı ki…

Selim, başını iki yana sallayarak kafasındaki bu düşünceleri dağıtmaya çalıştı. Çeşmenin taşına oturmuş, elinde yumurta sepeti, suluboya almak için çerçiyi bekliyordu. Yumurtalar yetmezse komşudan ödünç alıp verebileceklerini söylemişti annesi, onun için rahattı. Yeter ki çerçide suluboya olsun, bir de on iki renklisi varsa…

Çerçi aşağı köşede yine durdu. Birkaç çocuk oyuncak, iki kadın birkaç naylon kap aldı. Çerçi hareket edince Selim oturduğu yerden doğruldu. Çerçi İsmail sepeti görünce, küçük müşterisinin önünde durdu.

—Bir şey mi alacaksın?

—Şey… Suluboya var mı?

—Yok, pastel boya var, kuru boya var; ama istersen gelecek sefere getiririm.

—Sağ olun, diyebildi Selim belli belirsiz bir sesle.

Çerçi atını sürdü, Selim geri döndü; elinde sepeti, eve doğru giderken cebinden çıkardığı küçük ilaç şişesini yolun kenarındaki otların içine attı. 

KÖPEK ENİĞİ (Hikâye)

Yazılmaz ki yansıma bir kelime olsun bir köpek eniğinin bağırması. Havlamak desem havlamak değil, inlemek desem inlemek değil. Duyanlar bilir. Aç kalmış, bir yerindeki yaranın ıstırabını çeken ya da anasını yitirmiş bir köpek eniği, yaramaz mahalle çocuklarının taşlarından kaçarkenkinin ağır çekimiyle bağırmaya başladı Akbaş apartmanının arka bahçesinde.

Derinden ve seyrek başlayan ses, eniğin kulakları sesine alışınca feryada dönüştü. Sessiz geceyi saat 2’sinde, önce delen, sonra yırtan bu ses, ilk etapta üç katlı Akbaş, dört katlı Yenigün apartmanlarında meskûn hafif uykuluların gecesini parçaladı. Kimi “hasbunallah” dedi, kimi “lahavle” çekti, kimi de sövdü. Susar şimdi, dediler susmadı; gider gider, dediler gitmedi.

Akbaş’ın ikinci katında bu gece bebeği sık sık uyanan ve bu saate kadar doğru düzgün uyumamış bir anne telaşlandı. Ağır uykulu kocası homurtularla uyandı:

 “Nereden çıktı bu Allah’ın cezası hayvan? Çocuğu uyandıracak…” diye söylendi. Kadın da:

“Bu saate kadar beni hiç uyutmadı. Daha biraz önce uykuya daldı.”diye dert yandı.

Adam sırtını döndü, yastığı kulağına bastırarak uflaya puflaya uyumaya çalıştı.

Yenigün apartmanının, fırının üzerindeki birinci katının arka balkonuna dayanmış olan ağaç merdivenin tepeye yakın basamaklarında bir gölge küçüldü ve dondu. Bu merdiven, adı deliye çıkmış sarhoş Selim’in çöplerini stokladığı mutfak balkona dayanmıştı. Merdivenin başında şimdi hareketsiz, korku dolu ve ağır bir gölge duruyordu.

Bu, Beyazıt’ın ilk profesyonel işi olacaktı. Akşam iyice gözlemişti Sarhoş Selim’i. Selim, bu gece yine küpleri devirmiş; evine gece yarısı ve zilzurna sarhoş dönmüştü. Bu saatlerde ölü gibi yatıyor olmalıydı, bomba atsan duymazdı ve iş için en uygun zaman buydu. Zira fırın işçileri, sabaha ekmek çıkarmak için saat üç – üç buçuk arası gelirlerdi. Selim’in kumarda kazanıp evinde biriktirdiği rivayet olunan dolarlardan, altınlardan birkaç parça, Beyazıt’ı âbâd etmeye yeterdi. Beyazıt’ın son işi olacaktı bu. Berat Gecesi yaklaşıyordu, tövbe edip affını dilemeye ta baştan niyet etmişti. Ev sahibi, bir başına ve günün yarısını yarı ölü yaşayan Sarhoş Selim olmasa böyle bir işe kalkışamazdı.

Selim esasen tehlikeliydi: Birkaç çeşit av tüfeği, tabanca, cephanelikçe kurşun vardı evinde. Ancak dedik ya sarhoştur, öğlene kadar baygın yatar. Top atsan uyanmaz.

“Hay Allah… Nereden çıktı bu hayvan? Defolup gider inşallah…”

Gitmedi. Köpek eniği sesini sonuna kadar açmıştı. Bağırıyordu, bağırıyordu…

Merdiven başındaki gölge kıpırdamadan duruyordu. Selim’in uyanacağını aklına bile getirmiyordu Beyazıt. Fakat “Köpek hiç susacağa benzemiyor. Milleti uyandıracak. Bu taraftan bir tane ışık yansa benim bittiğim gündür.” diye endişeleniyordu.

Beyazıt, eniği görüyordu, susturmak veya kovmak için hiştliyor, piştliyordu; ne var ki köpek susmuyordu, sesini beğenmişti galiba. Meşhur olmaya ahdi vardı sanki.

“Acaba çabucak inip kaçsam mı? Yok yok, kıpırdarsam görülürüm. Eli silahlı biri olur, maazallah! En iyisi, şu dutun gölgesinden istifade etmek ve kıpırdamadan beklemek. Şimdi gider.”

Enik, dar bir alanda daireler çiziyor, muhtemelen nefesini toplamak için ara sıra susar gibi yapıyor, sonra yine avaza başlıyordu.

Yenigün’ün sahibi Hacı Nusret Efendi ve hanımı, teheccüt namazı kılıyorlardı. Işıkları yakmamışlardı. Sokak lambasının ışığı eve loş bir aydınlık vermekle kalmıyor, lahuti bir hava da kazandırıyor, teheccütün tadına tat katıyordu. Hacı Nusret Efendi, üçüncü iki rekatin selamını verince dayanamadı, kalkıp pencereden sesin sahibini görmeye çalıştı. Bu arada hanımı da selam verip pencereye yanaştı. Gözleri karanlıkta iyi seçmeyen Nusret Efendi, hanımına eniği görüp görmediğini sordu. Hanımı görmediğini söyledi.

“Açlıktan mı bağırıyor acaba hayvan? İnip bir şeyler versem… Günahtır…”

“Açlıktan değildir.” diye cevap verdi hanımı, “Böyle feryat edecek kadar aç kalmaz köpek kısmı, çöp tenekeleri yiyecek dolu.”

“Peki derdi ne bu hayvancağızın gecenin bu saatinde?”

Hanımı birden hatırladığı bir olayı tahminine kaynak yaptı:

“Bugün, ikindine doğruydu. Selim Efendi Akbaş’ın bahçesinde bir köpek vurduydu silahla. Onun yavrusu filan olmasın bu? Anasını arıyordur.”

“Belki de… Vah vah, zavallı yavrucak! Ne istedi acaba hayvandan?”

“Bodrumdakilerin tavuklarına saldırmışmış.”

“Allah Allah… Ne yapsak acaba?”

“Canım ne yapacaksın. Hayvandır, bağırır bağırır, bulamayınca gider.” dedi kadın.

Köpek eniği, gecenin kulaklarını sağır etmeye kararlıydı. Gitmedi de susmadı da.

Sese uyanan iki dairenin ışığı yandı.

Merdivendeki gölge biraz daha küçüldü; fakat hareketsiz kalmak zorlaşmıştı artık, titremeye engel olamıyordu.

Akbaş’ın ikinci katındaki bebek mızırdanmaya başlamıştı; babası başına bastırdığı yastık sayesinde uyumuş görünüyordu, annesi şefkat kuvvetine dayanarak uykusuzluk ve yorgunluğa sabretmeye çalışıyor ve bebeğin uyanmaması için inşallahlı cümleler kuruyordu.

Hacı Nusret Efendi ve hanımı tekrar namaza durmuşlardı.

Sarhoş Selim, kıpırdanmaya başladı. Beyazıt, kıpırdanmamaya çalışıyor, küçük bir gölge olarak bir sürü dilekte bulunuyor, eğer bu durumdan kurtulursa o eniği bulup kıyma haline getirmeye; yok yok, eğer bu durumdan sağ salim, yakalanmadan ve rezil rüsva olmadan kurtulursa Berat Gecesi’ni beklemeden tövbe edeceğine dair antlar içiyordu.

Ve enik, mersiyesini uzattıkça uzatıyordu.

Başının ağrıdığını hissetti Sarhoş Selim. Gözlerini kısarak açmaya çalıştı. Lambayı yaktı, saate baktı, ne rakamları tanıdı ne zamanı anladı, biriktirdiği bütün parayı akşam kumarda kaybettiğini hatırladı ve sesi duydu. Sinirlendi. Askıdan bir tüfek aldı, mermisini kontrol etti. Sesin geldiği tarafa yöneldi. Mutfak balkonunun kapısını açtı.

Bir silah patladı gecenin iki buçuğu gibi. Namlu alev püskürttü. Yanan ışıklar söndü, sönükler yandı. Akbaş’ın ikinci katındaki bebek uyandı. Merdivendeki gölge yere düştü ve…

Köpek eniği sustu.