3 Ağustos 2023 Perşembe

AHMED KUDDUSİ TÜRBESİ

 

Niğde'nin Bor ilçesinde yaşamış Ahmed Kuddusi, mutasavvıf ve şair. Vefat edince defnedildiği mezarlık şehrin ortasında kaldığı için taşınınca Kuddusi'nin de kabri şu an şehrin batısında yer alan şehir mezarlığına nakledilmiş, kabrinin üstüne yarı açık bir türbe yapılmış. Dediklerine göre dönemin kaymakamı rüyasında Ahmed Kuddusi'yi görmüş; Kuddusi, kabrini şehrin dışına taşıdıkları için sitem etmiş, kabrini ziyaret edenlerin azalmasından dertlenmiş. Kaymakam da şehrin ortasında türbe biçiminde bir makam yaptırmış. 

Bugün şehirde türbe olarak bilinen bu yapı içinde bir sanduka var ancak içinde Kuddusi'nin mezarı yok. Gelen geçen bu yapının içine giriyor, dışından ellerini açıyor ve dua ediyor. Böyle içinde kabir bulunmayan bir türbe inşasına gerçekten ihtiyaç var mıydı, bilemem. Orada dua eden insanların çoğu boş bir türbede dua ettiklerinden -eminim- habersiz. Şayet bir zatın ruhuna dua etmek için onun mezarında bulunmak gerekmiyorsa, yani kabrinden uzakta da dua edilebiliyorsa -ki edilir- içi boş bir türbe yaptırmanın ve insanları yanıltmanın ne anlamı vardı? Eğer yer yerinde durursa birkaç nesil sonra insanlar Ahmed Kuddusi'nin orada yattığını zannetmezler mi, hatta iki yerde birden bulunduğuna inananlar çıkmaz mı?

Ve türbeyi yaptırdığı söylenen kaymakam, acaba o binayı gerçekten bir rüya üzerine mi yaptırdı, yoksa birilerinin baskılarından kurtulmak için mi? Çünkü bu türbeci takımı son derece mutaassıp, son derece cahil, son derece fütursuz, son derece saldırgandır. Bir orduya karşı tek başınıza savaşabilirsiniz, galip gelme ihtimaliniz vardır. Ama türbeci takımına karşı savaşamazsınız. Onların bambaşka inançları, güçleri vardır. En iyisi onların türbelerine dokunmamaktır.

Şehir mezarlığındaki Kuddusi'nin gerçek türbesinin başına yukarıdaki levha konulmuş. Aynı bilgiler yalancı türbenin içinde de camdan bir levhaya yazılmış.

Levhada mavi renkle altı çizilen bölümlerde dil yönünden, kırmızıyla çizili bölümlerde ise din yönünden yanlışlar var. Artık cümleleri kurmaya çalışan kişi mi Türkçeyi doğru düzgün bilmiyordu, yoksa tabelayı yapanlar mı hatalı yazdı, bilinmez. Hem anlatım birçok yerde bozuk hem de hadde hesaba gelmez imla hataları mevcut bu tabelada. Binlerce insanın okuyacağı bir levhayı yazarken, yazdırırken daha itinalı olunmalı. Dilimiz bizim kültürümüz, geçmişimiz ve geleceğimizdir. Herkes bilgisi ve kültürü nispetinde konuşabilir ancak kamuya açık alanlarda yazılanları sadece dili bilenler yazmalıdır.

Dilin kullanımındaki hatalarından sayıca daha az olsa da hem dünyayı hem ahireti ilgilendirdiği, o levhayı okuyan binlerce cahil insanda yanlış bir İslam itikadı meydana gelmesine sebep olacağı için din yönünden korkunç derecede büyük hatalar bu tabelada yer alıyor.

"Şeyh uçmaz, mürit uçurur." türünden uydurma hikayeler, ucunun nereye gittiği, ne anlama geldiği düşünülmeden söylenmiş büyük cümleler; levhayı bir hurafe belgesi haline getirmiş.

1) Ahmed Kuddusi'ye "Kuddusi" ismini bizzat Allah vermişmiş. Allah böyle bir isim koyduğunu kime bildirmiş? Başka bir ifadeyle "Böyle bir vahyi hangi peygamberi aracılığıyla göndermiş? Biz Hz. Muhammed'i (s.a.v.) son peygamber biliyoruz (Ahzab, 40), bu iddia sahiplerinin bu husustaki inancı nedir? 

2) Kuddusi, annesinin karnında iken Allah'ın "Kuddusi" (Doğrusu Kuddûs olacak) ismini zikretmişmiş, annesi de duymuşmuş. Hamile kadınlar karınlarından gelen seslere anlam vermeye çalışırlarsa kendilerine ne deriz?

3) İlim tahsil ederek delillerle hakikat ilminin elde edilemeyeceği iddiası Ehli Sünnet itikadına aykırıdır. Peygamberler dışındaki insanların direkt Hüda'dan (Allah'tan) bilgi aldığını söylemesi bir sapıklıktır. 

4) Ne demek "Melekut Âlemi" ve bu âleme doğmak ne demek? Tasavvufçuların, eski Yunan felsefesinden alıp allayıp pullayıp rengini yeşile boyayarak servis ettikleri bu kavrama göre melekut âlemine doğan kişi, insan üstü bir varlık olmuyor mu? Peygamber bile "bir insan" iken (Fussilet, 6) nasıl oluyor bu?        

5) Seyrü süluk tarzını Rasulullah'tan nasıl almış? Elbette ya rüyasında ya bizzat görüşerek... Rüyalar, rüyalar... Peygamber adına uydurulan sözler... 

6) Şiirlerini Allah'tan aldığı telkinlerle yazmışmış. Buna vahiy denir. Buyurun bir yalancı peygamber daha... Hz. Muhammed'e şiir öğretmeyen Allah (Yasin, 69), Ahmed Kuddusi'ye şiir öğretmiş (!).

7) Peygamber; birine "Evlenirse cenazesine gelmem." diyor, buna da "Anadolu'ya git ve çok evlen." diyor. Kuddusi de 16 kadınla evleniyor. Bu kadar kadınla evlenmeyi Kur'an'a ve Sünnet'e uyduramadık, bari işi kılıfına uyduralım? Boşanmak, Allah'ın en sevmediği helal olduğu halde bu kadınların çoğunu boşayan bir insan, nasıl veli olabiliyor? Boşamadan bu kadar kadını (aynı anda nikahlanılabilecek sayının dört katı) nasıl nikahladı acaba? Ve çok kadınla evlenmek ile nasıl bir feyz alınabiliyor acaba? 

8) Kıyamete kadar icazet vermeye Allah tarafından yetkili kılınmışmış...

Kuddusi iyi bir şair. "Ey rahmeti bol Padişah / Cürmüm ile geldim sana", "Mestühayrânım / Zârugiryânım / Her dem lisânım / Der Allah Allah" gibi bestelenmiş ezgilerin güftesi ona ait. Yukarıdaki İslam itikadına aykırı iddialar da Kuddusi'nin kendisine aitse kendisini salih bir mü'min olarak değerlendirmek mümkün değil. Zira bunları söyleyenin ya itikadı bozuktur ya da akli melekelerinde sorunlar vardır; hastadır, halüsinasyonlar görmüştür. Hastalık sebebiyle söylenmişse bu sözler Allah sorumlu tutmaz belki, çünkü ehliyeti tam değildir; ama hasta olmadığı halde söylenmişse...

Bu iddialar şayet ona ait değilse, sonradan başkaları tarafından uydurulduysa, Allah katında kıymeti olan, salih bir zat da olabilir. Bu durumda Allah rahmet eylesin, mekanını cennet eylesin. 

2 Ağustos 2023 Çarşamba

MUSA'NIN (AS) DUASI

Firavun ailesi tarafından nehirde yüzen bir sepet içinde bulunan çocuk, sarayda itina ile büyütüldü. Firavunun, köleleştirilen binlerce insanın haklarını gasp ederek kurduğu görkemli sarayında lüks bir yaşam vardı. 

Musa (as), olgunluk çağına gelince Allah tarafından kendisine, zulümle zıt olduğundan Firavun sarayında bulunamayan hikmet ve ilim verildi. İlimle aydınlanan, hikmetle gözü açılan Musa şehirde dolaşırken iki kişinin kavga ettiklerini gördü. Birisi ezilmişlerden, diğeri ezenlerden. Ezilmiş olan, kendisinden yardım isteyince ona yardım etmek istedi; üstün sayılan adama bir tokat vurdu, eceli o tokadı bekliyormuş gibi adam oracıkta ölüverdi.

Şeytan oradaydı oysa, göremedi onu, ama işin arkasında onun olduğunu anladı. Eceli gelmiş adamı kavgaya şeytan sokmuştu çünkü. 

Pişman oldu Musa (as), bir daha böyle olaylara karışmamaya karar verdi, Allah'tan af diledi. Allah bağışladı onu.

Musa (as) saraya dönemedi, geceyi şehirde korku içinde ve gizlenerek geçirdi.

Ertesi gün, dün yardım ederken kendisi yüzünden birinin ölümüne sebep olduğu aynı adama rast geldi. Yine zalim topluluktan biriyle kavga ediyordu, yine Musa'dan yardım istedi. Yardım edecek oldu ancak adamın "Dün birini öldürdüğün gibi bugün de beni mi öldüreceksin?" sözüyle geri adım attı. "Anlaşılan, ey Musa, sen yeryüzünde ıslahçı olmak dururken zorbalık etmek istiyorsun." demişti adam ardından. Şeytan yine oradaydı, belki de ezilmiş adam rolünü oynuyordu. Dünkü olayı da sağda solda anlatıp sabaha kadar kulaktan kulağa yaymıştı.

Bir dost geldi koşarak ve dedi ki "Ey Musa, adamlar toplanmışlar seni öldürmenin hesaplarını yapıyorlar. Beni dinle ve kaçıp git buralardan. Ben senin iyiliğini istiyorum." (Kasas 28/20).

Musa (as), korku içinde arkasını kollaya kollaya şehri terk ederken Allah'a yalvarıyordu: 

"Rabbim, beni şu zalimlerin elinden kurtar." (Kasas 28/21).

Başka bir şehre yönünü çevirdi, yeni bir hayat umuduyla dedi ki "Umarım Rabbim bana doğru yolu gösterir." (Kasas 28/22).

Gariplerin Sahibi'ne güvenip gurbet yoluna koyuldu. 

Medyen şehrinin kenarında akan ırmağın kıyısına ulaşınca koyunlarını ırmaktan sulayan adamlarla karşılaştı. İki genç kızın koyunlarını ırmaktan uzak tutmaya çalıştığını gördü.

Niçin böyle yaptıklarını sordu kızlara. Babalarının yaşlı olduğunu, koyunlarını sulayacak kendilerinden başka kimselerinin olmadığını söylediler. Erkeklerin koyunlarını sulayıp çekilmelerini bekliyorlardı, onların arasına karışmak istemiyorlardı. Terbiyeli, edepli, ahlaklı, vakar sahibi kızlardı. Şimdiki feministler orada olsaydı çirkeflik yaparlardı şüphesiz ama o kızlar oyuna getirilebilecek kızlar değildi.

Musa (as); yardım etmek istedi onlara, koyunları alıp götürdü ırmağa, daldı çobanların arasına, sulayıp getirdi sürüyü ve ardından bir gölgeye çekildi, açtı ellerini dua etti: 

"Rabbim! Bana göndereceğin her türlü hayra ve yardıma muhtacım." (Kasas 28/24). Muhtaçtı; ne kalacak yeri ne yiyecek bir lokması ne üstündekilerden başka giyecek elbisesi ne eşi ne dostu ne koruyucusu ne beş kuruş parası vardı.

Duasını bitirir bitirmez kızlardan birinin geri geldiğini gördü. O kadar nazik, o kadar edepli, o kadar güzel...

"Babam seni çağırıyor." dedi, "Hayvanlarımızı sulamanın karşılığında sana ücret ödemek istiyor." (Kasas 28/25).

Allah duaları kabul eder ama hemen kabul etmesi nedendi?

Belki Musa'nın (as) içtenliğinden, belki ihtiyacının şiddeti ve acizliğinden... Belki de yaptığı iyilik sebebiyle idi.

Dua et, Allah'a dua et. İsteklerini evrene, yani boşluğa söyleme; Allah'a söyle, o işitir, bilir ve onun gücü her şeye yeter. İçtenlikle dua et, dua etmekten uzak durma, sıkılma ve bıkma. Ama dua etmeden önce iyilik yapmayı da ihmal etme. İnsanlara iyilik yap, hayvanlara iyilik yap, ihtiyaç sahiplerine yardım et. 

Ve kızların babası gibi en küçük iyiliklere bile iyilikle karşılık ver. Sana bir iyilik yapana sen de bir iyilik yapmaya çalış. En ufak bir emeği bile istismar etme, karşılığını ödemeye çabala. 

Kızların yaşlı babasına başından geçenleri anlatınca Musa, yaşlı adam dedi ki "Endişelenme, o zalim insanların eli buraya kadar ulaşamaz, kurtuldun onlardan." (Kasas 28/25).

Kızlardan biri, belki de az önce gidip utana sıkıla Musa'yı evlerine davet eden, dedi ki "Babacığım, bu adamı ücret karşılığında işçi olarak yanına alsan olmaz mı? Ücretli çalışanların en iyisi; güçlü kuvvetli, işten anlayan ve güvenilir olan kimsedir." (Kasas 28/26).

Bu kadarcık sürede anlamıştı Musa'nın (as) çalışkan, güçlü ve güvenilir olduğunu. Belki de gönlüyle bilmişti. Belki de anlamamışsa da kalsın istemişti.

Yaşlı adam; insan sarrafıydı, derhal fark etti Musa'daki cevheri.

"Benim yanımda en az sekiz sene çalışmana karşılık şu iki kızımdan biriyle seni evlendirmek istiyorum." dedi. (Kasas 28/27). Teklifi kabul etti Musa. Hem yeri yurdu hem malı mülkü hem ailesi oldu. En önemlisi de bir işi oldu. Sekiz yıl içinde Musa güçlenirken düşmanları tarafından unutuldu, kendisine duyulan öfke azaldı.

Dünyadaki en büyük nimetler kişinin bir aileye, iyi bir eşe, huzurlu bir yuvaya, temiz bir işe sahip olmasıdır. Eğer bunlara sahipsen Musa (as) gibi duası kabul edilmiş bir kimsesin, şükretmelisin.

31 Temmuz 2023 Pazartesi

SÜT - KAN - FIŞKI

"Sağmal hayvanlarda sizin için elbette bir ibret vardır. Size onların karınlarındaki fışkı ile kan arasından, içenlerin boğazından kolaylıkla geçen dupduru (ve tertemiz) bir süt içiriyoruz." (Nahl 16/66)

Bir koyun ya da keçinin karnında bir veya iki karışlık bir alanda birbirinden farklı belki onlarca çeşit sıvı meydana geliyor, yan yana akıyor, Aynı alanda idrar oluşuyor, pislik toplanıyor ve kendilerine ait kanallarda dolaşıp atılıyor. Aynı alanda kalın, ince, kılcal damarlarda kan dolaşıyor. Aynı alanda tertemiz, beyaz, tatlı, yumuşak süt oluşuyor. 

Kanı içmeyiz, idrardan iğreniriz, dışkıdan midemiz bulanır. Aynı ortamdan neşet eden sütü lıkır lıkır içerken ne kanın rengini görürüz ne idrarın ve dışkının kokusunu alırız. 

Ortam pislikleri de arı duruları da barındırır. Muhit ne kadar bozuk da olsa sen süt gibi halis olabilirsin. Toplumda caniler, hırsızlar, namussuzlar, faizciler, tefeciler, fırsatçılar, sahtekar yalancılar - şimdi biraz fazla olsa da -  hep olacaktır. Sen onların arasında olsan da onlardan olma yeter. 

Kan da fışkı da süt de aynı maddeden ve aynı ortamda meydana geliyor. İkisi pis, biri tertemiz. Her insanın ham maddesi aynı olsa da kötüsü var, iyisi var; hatta kötüler biraz da fazla. Olsun kötü kötüdür, iyi iyi. İdrar dökülür, süt içilir. Fışkı, fosseptik çukuruna atılır; süt mideye indirilir. Fışkı, gübre böceklerini çoğaltır; süt yavruyu büyütür.

Sağında solunda pislik insanların olmasına; onların büyüklüğüne, çokluğuna aldırma. Bir inek, verdiği sütten daha fazla idrar ve fışkı atar. Kıymetli olan sütüdür ancak. Ot ve samandan ne kadar fazla pislik atılırsa süt de o kadar halis olur. Toplumdaki çirkeflerin nüfusu ne kadar çoksa iyilerin kalitesi de o kadar fazladır.

İnsanların bir şeye kıymet verip vermemesinin önemi yoktur. İnsanlar bugün kıymet verir, yarın alır. Bir şeyin kıymeti, zatında olursa kıymettir.        

BİLGELİK YOLU

Konfüçyüs ve Tao ile birlikte eski Çin fikriyatının en önemli filozofu olan Mo Zi'nin (MÖ 470-391) düşüncelerinin yer aldığı "Bilgelik Yolu" devletin temelini "liyakatin yüceltilmesi ve kabiliyetin değerlendirilmesi" olarak belirliyor.

Eski zamanın bilge krallarından örnekler vererek kendi zamanının krallarına nasihat eden Mo Zi'nin öğütleri bugünkü kralların, liderlerin, başkanların da kulaklarına küpe olacak ayardadır.

Devlet kademelerine görevlendirme yapılırken liyakat ve yetenekten önce, daha liyakatli ve yetenekliler varken kendi siyasi görüşünden (samimi veya çıkarcı), kendi cemaatinden/tarikatından, kendi memleketinden, kendi akrabalarından, kendisine menfaati dokunanlardan birilerini atamakta bir beis görülmediği bir devirde yaşıyoruz maalesef. Böyle bir davranışı sergileyenler, kendilerince meseleyi mantıklı hale getirip tabii, hatta bir hak olarak görebilirler bunu. Hatta bu şekilde hak (!) davalarına hizmet ettiklerini, vatanperverleri iş başına getirerek vatan ve milletin bekasını garanti altına almaya, hainleri saf dışı bırakmaya çalıştıklarını bile ifade edebilirler. Bu topraklar, bu tür düşünceler için oldukça mümbittir. Hep başa gelenler, ayağa düşenleri ezmeye, kendi ekiplerini yerleştirmeye çabalamış; onlar gitmiş ötekiler gelmiş, çark böyle dönüp dururken memleketin temiz ve saf insanlarının hakları yenmiş, servetleri yağmalanmıştır. Bu mümbit memleket ayrık otlarından yakayı kurtaramadığı için güller çiçekler ülkesi olmayı bir türlü başaramamaktadır. 

Tarihin önünde sonunda doğruyu söyleme gibi bir karakteri vardır. Neyi, nerede ve nasıl saklamayı başarırsak başaralım; günün birinde tarihin kahramanlar sayfalarında sadece gerçek kahramanların ve dürüstlerin isimleri kalacaktır. O sayfalardan silinenler ise Allah'ın, meleklerinin ve insanların lanetiyle kötü birer isim olarak kalırlar.

İmkanım olsaydı her bir yöneticiye altını çizdire çizdire okutmak isteyeceğim "Bilgelik Yolu"ndan birkaç paragraf:

Eski zamanın bilgi kralları Göğü örnek alarak devletin idaresinde liyakati yüceltmeye ve kabiliyeti değerlendirmeye büyük özen gösterdiler. Gök; zenginle yoksul, asille sıradan, uzaktaki ile el altındaki ve yakın ile uzak ilişkiler arasında bir ayrım yapmaz. Liyakatsiz kimseler alıkoyulur ve bertaraf edilirken liyakatli kimseler öne çıkarılır ve terfi ettirilir. 

Şimdi eğer krallar ve büyük devlet görevlileri dünyaya hükmetmek ve derebeylerini yönetmek istiyorlarsa dünyaya yönelik emellerini gerçekleştirmek ve ünlerini sonraki kuşaklara kadar yaymak istiyorlarsa neden liyakati yüceltmeyi devletin temeli olarak görmüyorlar? Bilge kralların övgüye değer tutumları bu şekildeydi. 

Bugün dünyanın memur ve beyefendilerinin tümü her ne kadar özel konuşmalarında liyakati yüceltiyorlarsa da iş, kararnameleri çıkarırken ve halka düzen verirken halkla temasta kalmaya geldiğinde liyakati yüceltmeyi ve kabiliyeti değerlendirmeyi bilmezler. Bunlar küçük meselelerle ilgili net bir kavrayışa sahipken büyük meselelerle ilgili aynı kavrayışa sahip değillerdir. Şimdi bir kral, dük ya da büyük devlet görevlisinin elinde kesemeyeceği bir öküz ya da koyun varsa bunun için yetenekli bir kasap getirtmelidir. Elinde kumaşı varsa fakat elbiseyi dikemiyorsa bunun için yetenekli bir terzi getirtmelidir. 

Bir kral dük ya da devlet görevlisi böyle bir durumda kaldığında karşısındaki akrabası yahut zengin ya da soylu addedilmiş biri veya kılığı kıyafeti gösterişli biri bile olsa gerçekten de o kimsenin ehil biri olmadığını bilir ve onu bu işte görevlendirmez. Peki niçin? Çünkü onun eldeki malzemeye zarar vermesinden korkar. Bir kral, dük ya da devlet görevlisi böyle bir durumda kaldığında liyakati yüceltmeyi ve kabiliyeti değerlendirmeyi ihmal etmez. Halbuki ülkesi söz konusu olduğunda böyle değildir. O zaman kral, dük ya da devlet görevlisi eğer ortada akrabası yahut zengin ya da soylu addedilmiş biri veya kılığı kıyafeti gösterişli biri varsa önce onu atar. Öyleyse bir kral, dük ya da devlet görevlisi bir elbiseye ya da bir öküz veya koyuna gösterdiği alakayı kendi ülkesine göstermiyordur. Dünyanın memur ve beyefendilerinin küçük meselelerle ilgili net bir kavrayışa sahipken büyük meselelerle ilgili aynı kavrayışa sahip olmadıklarını böylece anladım. Bu tıpkı ahmak birini elçi yapmak ya da sağır birini müzik ustası olarak atamak gibidir.

     

12 Temmuz 2023 Çarşamba

FİRAVUN'UN ŞANSSIZLIĞI ya da APTALLIĞI

Rivayete göre Firavun, bir gece rüyasında, Beytülmakdis'ten çıkıp gelen bir ateşin Mısırlıları ve Mısırlıların evlerini yaktığını görmüş. Rüyasını yorumlamalarını çevresindeki bilginlerden istemiş; bir kâhinin, rüyayı İsrailoğullarından o yıl doğacak erkek çocuklardan birinin ileride Firavun'un saltanatını yıkacağı şeklinde yorumlaması üzerine Firavun Mısır'da soykırıma başlamış. 

Ülkenin her tarafına adamlarını salmış, İsrailoğullarına mensup yeni doğmuş erkek çocukları bulup öldürüyorlarmış. Etrafındaki dalkavuk kâhinlerden birinin sözüne tereddütsüz inanan Firavun, bu zekice(!) tedbiri ile saltanatını ayakta tutacağını zannetmiş.

İşte Firavun'un bir aptallığı...

Düşünememiş... Eğer kâhinin verdiği haber doğruysa istediği kadar çocuk öldürsün saltanatını yıkacak olan o bir tek çocuğu öldüremeyecektir. Bu durumda belki binlerce çocuğu öldürmenin, yüz birlerce insanın kin ve nefretini kazanmanın, tarihe "zalim" diye geçmenin ne faydası olacaktı? Yok şayet saltanatını yıkacağı düşünülen o çocuğu öldürüp saltanatı kurtarmak mümkünse kâhinin verdiği haber bir yalandan ibarettir. Bu durumda da palavracı bir kâhinin sözüyle o kadar insanı katletmenin ne manası vardı?

Firavunun adamları İsrailoğullarının evlerini kapı kapı gezip yeni doğan erkek çocukları bulup öldürüyorlardı. Ana babaların ağlamaları sızlamaları, yalvarıp yakarmaları en ufak bir fayda vermiyordu. 

Bu sırada Nil nehri, bir sepete konarak kendisine emanet edilen yeni doğmuş bir erkek çocuğunu Firavun'un nehir kıyısındaki sarayına getirdi. Sepeti Firavun'un eşi fark etti. Nehirden çekip aldıkları sepette yeni doğmuş bir erkek çocuğu olduğunu gören Firavun'un eşi çok sevindi, çocuğu çok sevdi. Firavun'a bu çocuğu evlat edinmeyi teklif etti. Aptal Firavun da kabul etti, çocuğu sarayına aldı.

Düşünemedi... Bir çocuğu niçin sepete koyup da nehre bırakırlar? Yeni doğmuş bu erkek çocuk İsrailoğullarından ise onu evlat edinip sarayda büyütmek saltanat için büyük bir risk değil miydi? İsrailoğullarının erkek çocuklarının öldürüldüğü bir zamanda nehirde yüzen sepetteki erkek çocuğun İsrailoğullarından olmama ihtimali var mıydı? Eğer kâhinin dediği doğruysa saltanatı yıkacak olan o çocuk bundan başkası olabilir miydi? Musa'yı yaşattıktan sonra onun dışındaki bütün çocukları öldürsen ne olurdu ki?.. 

Düşünemedi...

Çocuğu emzirmek istediler, hiçbir kadının göğsünü kabul etmedi. Sonra oradaki bir kız dedi ki "Size onu emzirebilecek birini bulayım mı?"

"Bul." dediler. 

Gelen kadının göğsünü bebek kabul etti ve ondan süt emmeye başladı.

Aptal Firavun, demedi ki "Bu kadının sütü olduğuna göre çocuk doğurmuştur. Ey kadın! Senin çocuğun nerede? Çocuk hiçbir kadından süt emmezken bundan emdiğine göre bu kadın bu çocuğun annesidir. Bu kadın kimdir, necidir, kimlerdendir? Eğer çocuğun annesi ise dışarıda adamlarım İsrailoğullarının çocuklarını avlamaya çalışırken ben enayi miyim o çocuklardan birini, hem de etrafında bu kadar olağanüstülük dönen bir çocuğu alıp sarayımda besleyeyim?"

Besledi, büyüttü ve saltanatı o çocuk eliyle yıkıldı. 

Kâhin mi gaybdan doğru bir haber verdi; yoksa kâhinin palavrasına aldanarak binlerce suçsuz günahsız çocuğu katleden aptal Firavun'un zulmü ayyuka çıktığı için Allah, onun saltanatını yıkacak bir Musa mı gönderdi, bilinmez ama bu Firavun'un en büyük şanssızlığı; etrafında dalkavuk danışmanların bulunması ve onun en büyük aptallığı dalkavukların sözlerine inanarak insanlara zulmetmesiydi. 

Uyanıkken insanlara kan kusturan Firavunlar, bazen rüyalarıyla yıkılırlar.

Her Firavun için bir Musa yaratan Allah'a hamd olsun.

28 Haziran 2023 Çarşamba

DEĞİŞMEZ YASALAR

Medeniyet ve teknik sahasında yükselen, nüfusu günden güne artan insanlık; hayata hakim olacak sağlam ve değişmez yasalara gittikçe daha fazla ihtiyaç duyacaktır. Tıpkı insanın vücudu gelişip güçlendikçe daha ileri düzeyde akla ve zekaya ihtiyaç duyması gibi...

Bugünün toplumları Kur’an’a 7. yüzyılın Arap toplumundan daha fazla muhtaç. Çünkü onların basit bir hayatları vardı, çok fazla yaşam ilkesine ihtiyaçları yoktu. Bugünün medeniyeti karmaşık yapısıyla her seviyedeki ve her yöndeki ilişkilerini düzenleyecek doğru ilkelere muhtaçtır. Değişmez, tecrübe edilmeye ihtiyaç duymaz ilkeler şüphesiz Allah'ın kitabında bulunur. İnsanların ürettikleri ilkeler kendi tecrübelerinin ürünü olup önemli ölçüde hata ihtimali taşır.

Koyduğu yasalara uyanlar için hem dünyada hem ölümden sonraki hayatta mutluluk vaat eden; yasaklarını çiğneyenleri dünyada huzurdan yoksunlukla birlikte bazı hallerde çeşitli bedensel ve maddî yaptırımlara uğramak, ölümden sonraki hayatta da can yakıcı azaplarla korkutan bir sistem; mükemmel sistemdir.

Beşerî yasaların denetçilerinden gizlenebilirsiniz, ilahî yasaların denetçileri sizi her zaman ve her yerde kayıt altına alırlar. Dünya mahkemelerinin yargıçları ölümlü ve hatalı kullarken ilahî mahkemenin Hâkim'i ölümsüz, her şeyi gören, bilen ve ve her şeye gücü yeten mutlak adaletin kaynağı...

Yaratıcının yasalarına sırtını dönen bir cemiyet beşeriyetin koyu gölgesi içinde boğulmaya mahkumdur.

12 Haziran 2023 Pazartesi

FİRAVUN'UN ŞANSI

Çevremizde akıl danışacağımız hiçbir insanın bulunmaması bazen büyük bir şanstır. Birileri varsa ve biz onlara danışmışsak onlar da bilmediklerini itiraf etmişlerse bu da bir şanstır.

Elbette bir bilene rastlayıp akıl almak en iyisidir, fakat bilenin olmadığı yerde ilk iki seçenek çok kıymetlidir. Böyle bir durumda en büyük talihsizlik ise bir cahilin fikrini sormak, cahilin de bilenler gibi konuşmasıdır.

Yusuf Peygamber Mısır zindanlarının karanlıklarında çilesine çile eklerken birkaç gece ilginç rüyalarla uyanan Firavun'un en büyük talihi, etrafındaki bilginlerin ve kahinlerin "Bu gördükleriniz karmakarışık düşlerdir ve biz bunların yorumunu bilmiyoruz." diye bilgisizliklerini samimi olarak itiraf etmeleri olmuştu.

Böylece bilen birini aramaya devam etti, Yusuf'u buldu. 

Yusuf; bilgi ve hikmeti cahilleri, iffeti edepsizleri rahatsız ettiği için nisyan kuyularına atılmış haldeydi. Rüya yorumlamaktaki bilgisini, dürüstlüğünü tecrübe etmiş bir saray çalışanının aklına Yusuf'u getirdi Firavun'un bilgiye duyduğu ihtiyaç. 

Bundan binlerce sene önce karanlık zindanlara, geniş sınırlara, karşı konulmaz kuvvetlere, kanun hükmünde kelamlara sahip bir kral bilgiye kıymet veriyordu. Hem de sahibinin kimliğine, nerede ve niçin bulunduğuna bakmaksızın... 

Haksız yere hapse tıkılan Yusuf'un suçsuzluğunu itiraf ve iade-i itibar ettiler. 

Firavun, hakikatli adamdı. Bilgisini alıp Yusuf'u bir kenara atmadı. Kıymeti özünde taşıyan Yusuf ile devletinde bir makamı şereflendirdi. 

Firavun'un çevresindeki kâhinler, biliyormuş gibi kralın rüyasını yorumlasalardı büyük felaketlere sebep olabilirlerdi. 

Kralın rüyasındaki Nil'den çıkan yedi besili ve güzel inek ile yedi yeşil başağı, önlerindeki yedi bolluk senesi olarak yorumladı Yusuf. Nehirden çıkıp semiz inekleri yiyen yedi cılız ve çirkin inek ile yedi yeşil başağı yiyen yedi kuru başak da bolluk yıllarını takip edecek ve insanların elinde avucunda ne varsa yiyip tüketecek yedi kıtlık senesiydi. 

Basit gibi gözüken bu yorumu bilginler bilselerdi Yusuf'a başvurmazlardı, Firavun yanında kıymetleri artardı. İçlerinden biri yanlış bir yorum yapsaydı, Hz. Musa'nın doğduğu vaktin Firavun'una rüya yorumlayan kâhinin sebep olduğu gibi büyük felaketlere sebep olabilirdi. Deseydi ki -mesela- "Yedi besili inek sizin hükümranlığınızın yedi sene huzur içinde devam edeceğine, onları yiyip yok eden yedi cılız inek de sonraki yedi senede sizin hükümdarlığınıza son vermek isteyen kimselerin ortaya çıkacağına ve ülkede karışıklıklar çıkaracaklarına delalet eder." 

Firavun da ne yapması gerektiğini danışsaydı onlara; onlar da halk arasında casuslar dolaştırmasını; Firavun aleyhine konuşan, idareden şikayet eden, şüpheli davranan kimseleri bulup getirmelerini ve öldürtmesini tavsiye etselerdi mesela, tarihin akışı bambaşka olurdu. 

Ve Firavun onların tavsiyelerini uygulasaydı, ülkede yedi yıl yağmurlar yağsa bile zulüm ve akan kanlar yüzünden bolluktan huzurdan eser olmazdı. Sonraki kıtlık yılları bile Firavun'un zulümleri yanında hafif kalırdı. 

Firavun'un şansı, etrafındaki bilgisizlerin suskunluğuyla birlikte onun bilgi arayışı ve doğru insanı bulması ve ona güvenip yetki vermesiydi.      

5 Haziran 2023 Pazartesi

SEÇİLMİŞLER - ATANMIŞLAR - KAZANMIŞLAR

Seçilmişler mi, atanmışlar mı?

Üst düzey (!) devlet ricali arasında ve neredeyse sadece taraflardan biri, övünme ya da meşruiyet delili olarak bunu ileri sürer. 

"Sen kim oluyorsun da bana direktif veriyorsun. Ben seçilmişim, sen atanmışsın." 

Kurum amirine, müdürüne bu silahla saldıran köy muhtarı işitmiştim. 

Bu mantığa göre sandıktan çıkmak en büyük paye, mutlak üstünlük... 

Atanmışlar -yani sandığa girip sandıktan çıkmamışlar- şayet hiçbir vasfı yokken, mesela okullarda okumadan, sınavlardan geçmeden, göz nuru döküp dirsek çürütmeden birileri tarafından alınıp bir yerlere oturtulmuşlarsa -doğrudur- seviye olarak aşağıdadırlar. Ama memlekette kamuda hizmetli olabilmek için bile en az lise diploması ve KPSS gibi sınavlardan geçer puan istenirken ilkokul diplomasıyla sınavsız puansız milletvekili olunabildiğini hesaba  katarsak atanmışların öyle sokaktan tutulup getirilmediğini anlayabiliriz. Sıradan bir memur olabilmek için en az lisans düzeyinde üniversite mezunu olmak; bir iki kademe yüksek memuriyet için yüksek lisans, doktora seviyesinde eğitim, yabancı dil bilmek gibi niteliklerin şart koşulduğu "atanmışlar" tarafında koltuğa oturmanın bedeli çok da ucuz gibi gözükmüyor. 

Seçilmişler cephesinde durum, iddia edildiği gibi mi acaba? Seçilmişler gerçekten seçilmişler midir, yoksa onlarda da atanmışlık şüphesi var mıdır birazcık? 

Üzerlerinde hiçbir atanmışlık belirtisi olmayan köy/mahalle muhtarları memleketin en seçilmiş bürokratları olarak kasıla kasıla gezme hakkına sahiptirler. Partilerin milletvekillerine gelince, aday adaylığından aday konumuna yükselmeleri genellikle atanma yöntemiyle oluyor. Daha açık bir ifadeyle, başkanınız sizi aday listesine koymadan seçime bile giremiyorsunuz, yani seçilebilme hakkına ancak atamadan sonra sahip olabiliyorsunuz. 

Öte yandan atanmışların atanması da -esasen- bir seçim sonucunda gerçekleşiyor. Amir, başkan vb. zihnindeki ya da önündeki adaylardan birini seçip atıyor. Seçilmişlerin aksine, atanmışlar cephesinde önce seçim, sonra atama var.

Tek kişinin seçimine itiraz edilebilir ama seçenlerin sayısının fazla olması mıdır bir seçimi isabetli kılan. Bugün birçok insanın ne düşüncelerle veya ne kadar düşüncesizce sandıklara zarfları attığına şahit olmuyor muyuz? Sağını solunu tanımayan nicelerinin sağcılık-solculuk dava ettiklerini az mı görüyoruz? Kendisini idare etmekten aciz olanların memleketi idare edecekleri seçmesinde hiç mi gariplik yok? Seçilmemişlerin oylarıyla seçilmiş olmak, nasıl oluyor da kişiyi seçilmemiş seçmenlerden üstün konuma getiriyor? Üstelik geçici bir süre için seçilmiş olmak, işin rengini büsbütün berbat etmiyor mu?

Eğer seçilmişler üstünlükten dem vurmak, ayrıcalıklı konumlarıyla hava atmak zorundalarsa -ki bazılarının emek vererek, okuyarak, eğitim alarak bir yerlere ulaşmanın zorluğundan kaçtıkları ve bununla birlikte bir konuma gelmeyi de çok arzuladıkları için düştükleri çukurdan siyaset merdiveniyle çıkmaya çalıştıklarını gözlerimle görüyorum- kendileri gibi seçimlere girdiği halde seçilememiş olanları muhatap almalıdırlar. "Ben seçilmişim, sen atanmışsın." diyerek esasen okumuş, sınavlardan geçmiş ve kazanmış, ardından emeğiyle bir yerlere gelmiş olanlarla boy ölçüşmeye kalkmak yerine, kendileri gibi aday olabildiği halde seçilemeyenlere "Ben seçilmişim, sen seçilememişsin." diye doya doya büyüklensinler.     

Eğitim ve öğretimin önemsenmediği, herkesin gözünü makama koltuğa kolay yoldan -seçimle çalışan mekanizmaların peşinde dolaşıp seçilme fırsatını kollamak gibi- oturmaya diktiği bir toplumda emanet zayi olur gider. Emanetin zayi olduğu toplumun kıyameti kopar. Bu son cümleyi Hz. Peygamber söylüyor.     

ÖMER'İN ÜLKESİ

Medine sokaklarından birinde birkaç delikanlı oyun oynamakta, eğlenmektedir. Sokağın başından azametli halife, Hz. Ömer görünür. Gençler kaçıverirler, biri dışında. 

Ömer (Allah kendisinden razı olsun), gencin yanına gelince sorar:

"Sen niçin kaçmadın arkadaşlarınla birlikte?"

Genç, sanki günün birinde bu sorunun kendisine sorulacağını biliyormuş da cevabını hazırlayıp beklemekteymiş gibi cevap verir:

"Sen bir zalim değilsin ki bana zulmetmenden korkayım. Ben bir suç işlemedim ki beni cezalandırmandan korkayım. Sokak da yeterince geniş, sen de sığarsın ben de sığarım."

Huzurlu bir memleketin, ideal bir ülkenin örnek lideri ve halkından numune bir fert...  

Suçsuz olan hiç kimsenin cezalandırılmaktan, iftiraya uğramaktan endişe duymadığı bir memleket... Mücrimlerin, adaletin yakalarına yapışacak elinden korktukları; böylece zalimlere korku, masumlara güven veren bir yönetim... 

Halkın en zayıfının, memleketin en güçlüsü önünde titremeden, ezilmeden büzülmeden, sesi kısılmadan, kekelemeden, isteneni değil istediğini konuşabildiği bir ülke...

Ömer'in ülkesi...

Sokakları, yolları geniş...

Dar olsa ne olur ki... Zor değil, genişletilir.

Olmasa da olur, insanlar insan olsun, biri birine yol açar, ikisi de geçer.

Zor olan, Ömer olabilmek; zor olan Ömer'inki gibi vatandaşlar yetiştirebilmek... 

20 Aralık 2022 Salı

ÜRETMEK

 İnsanı hayvandan ayıran şey nedir?

Akıl mı?

Evet dersek akıldan yoksun olan insanları hayvan kabul etmemiz gerekir.

Konuşmak mı?

Konuşamayan insanlar var.

Düşünmek mi?

Düşünemeyen insanlar var. Düşünebilen hayvanlar var.

Düşünürler düşünmüşlerdir, düşüneceklerdir bundan sonra da. Hepsinin ittifak ettiği bir sonuca ulaşmışlar mıdır, ulaşılabilir mi, bilmiyorum.

Bana göre, insanı hayvandan ayıran şey, üretebilme yeteneğidir. İnsan; konuşurken, düşünürken, inşa ederken, en temel biyolojik gereksinimlerini karşılarken hep bir üretim içerisindedir. Nitelik ve nicelik yönünden bilinçli ve iradeli değiştirir, geliştirir. İyileştirse de kötüleştirse de bilinçli ve iradeli yapılan bu fiilleri üretim kabul edebiliriz.

İradeli olmayı da insanı hayvandan ayıran vasıf olarak düşünebiliriz belki, ancak bütün hayvanların fiillerini iradesiz yaptıklarını iddia edebilecek bir veriye sahip olunduğunu sanmıyorum. 

İnsanı hayvanlardan ayıran farkı, somut düzlemde ele alıp bir kelimeyle ifade edersek sanırım doğru sonuç; "üretmek" olacaktır.


ADALET

Adalet; mülkün, yani devletin/egemenliğin temeli. Adalet; bütün varlıkların, kâinatın, en az en temel ihtiyaçları kadar muhtaç olduğu şey.

Adalet, dengede duran terazi ile simgelenir.

Bir kefeye suçu, diğerine cezayı koyunca; bir kefeye davacı, diğerine davalıyı koyunca; bir kefeye zalimi, diğerine mazlumu koyunca dengede duran terazi, adaleti temsil edebilir.

Bir suç için öngörülen yahut bir suçluya hükmolunan ceza, suça/suçluya hafif geliyorsa topluma/mağdura adaletsizlik yapılmış; ağır geliyorsa suçluya adaletsizlik yapılmış olur. Suçlular, zalimler, caniler hakkında da adaletten sapılmamalıdır. 

Kim olursa olsun bir kişi lehine veya aleyhine adalet terazisinin bir milim bozulması, toplumun adalet dengesinin altüst olması sonucunu doğurur.

Adalet, herkese hayat bahşeden bir iksirdir. Bu iksirden; kendilerini ayrıcalıklı gören, ayrıcalıklı olmak isteyenler rahatsız olur. Herkesin bu iksirden içememesi için de bu kişiler / müesseseler musluğun başını tutarlar, dilediklerine açar, dilediklerine kısarlar.

Kanunlar karşısında herkesin eşit olması veya kanunlarda öngörülen cezaların suçlarla ilişkilendirilirken adaletin gerçekleştirilmesi, adaleti gerçekleştirmek için yeterli değildir. Yani hâkimlerin, mahkemelerin âdil olması yetmez; kanunların adaletli olması gerekir. Kanunların adaletli olması, adliye teşkilatının adaletli olmasından da önceliklidir. 

Hakimler, savcılar... terazidir; kanunlar kefeye konan ağırlık ölçüleri. Ölçüler doğru olursa terazideki kusurlara rağmen adalet sağlanabilir. Ama ölçü birimi bozuksa hangi teraziyle tartarsanız tartın doğru sonuca ulaşamaz, doğru tarttığınızdan asla emin olamazsınız. 

Kısacası adaletin iki unsuru var: kanunlar ve hakimler.

Hakimleri, adalet duygusu ve vicdan sahibi, dürüst kimselerden seçer; bu erdemlere muhalif davrananları bertaraf edersek işin bu basit unsurunu tahakkuk ettiririz.

Adil kanunlar ise ancak ve ancak insan üstü bir irade ile gerçekleşebilir. İnsan; kendisi için iyilikleri, faydaları elde etmek uğruna bütün hayatını harcayan varlık, kendisine, yakınlarına en ufak bir zararın dokunmasını istemeyen varlık... meşruiyyetini sadece insandan alan, tamamen insana dayanan kanunlar yaparken gerçek bir adaleti ne kadar gözetebilir ki?

Herhangi bir suçun, bugün ve gelecekte, toplumun bütün katmanlarında, hayatın bütün alanlarında hangi etkilere ve ne ölçüde sebep olacağını kestirmesi asla mümkün olmayan bir insanın yaptığı kanunlar manzumesine adalet tesmiye eylemek büyük bir iddia olmaz mı?

Aynı suça dün başka, bugün başka bir ceza vermek, caydırıcı olmazsa yarın başka bir ceza koymak; yani adaleti oyuncağa, adliyeyi deneme yanılma meydanına çevirmek akla ve mantığa muvafık mıdır?

Allah'ın koyduğu kanunları beğenmeyen, kendisi kanun yapmaya yeltenen insan; kime kafa tutmakta, kendini ne zannetmektedir? Bir ya da birkaç, isterse onlarca, yüzlerce olsun, insan; diğer insanları yargılayacak kanunlar koyma yetkisi kimden ve nereden alıyor? Bazı fiilleri suç sayarken neye dayanıyor, suçların cezalarını nasıl belirliyor? 

Doğuştan insan olmayana insan demekle insan olmadığı gibi Allah'ın "adil hüküm" olarak indirmediğinin adını adalet koymakla da adalet olmaz.  

SAYAÇ

İnsan, doğduğu anda bir sayaç geri saymaya başlıyor. Kimi bilgisayar oyunlarındaki gibi kişinin başının üstünde gözükebilen, enerjisinin/ömrünün ne kadar kaldığını gösteren türden bir sayaç bu da.

Dünya hayatı da zaten bir oyundan ibaret değil mi?

Oyundaki kişiler sayaçları göremiyor fakat. Her kişinin tüketilmek üzere sayacına yüklenen süre farklı. Tıp, biyoloji, fizik, matematik ve konuyla uzaktan yakından ilgisi bulunan bütün bilimler kafa kafaya verseler yeni doğan bir bebeğin ömür sayacının geri sayıma kaçtan başladığını hesaplayabilmek imkânına sahip değiller.

Bebek ilk nefesini aldığında, aylardır onu beklemekte olanlar birbirlerini müjdelerken yeni doğanın başının üzerindeki görünmez ömür sayacı geri sayıma başlamış oluyor. Saniye hanesi geri sayarak dakika hanesini, o da bir önceki haneyi eritiyor. Sayaç gece gündüz çalışıyor, her bir hane nefes nefes bir büyüğünü tüketiyor.

Bilgisayar oyunlarında eksilen ömre, puan toplayınca ya da bazı şeyleri başarınca ilaveler yapılabiliyor. Dünya oyununda da böyle şeyler oluyor mu, göremiyor; bilemiyoruz. Sadakanın, akrabalarla iyi ilişkileri sürdürmenin ömrü uzatacağını haber veriyor Allah Elçisi. Bu bir nicelik artışı mıdır, nitelik artışı mıdır? Bilemiyoruz. Nicelikte artış olsa bile “Ne kadar kalmıştı sayacımızda, ne kadar artış oldu?” En ufak bir tahminde bulunmak bile mümkün olmuyor.

Aynalara her baktığımızda saçlarımızı, yüzümüzdeki günden güne belirginleşen kırışıkları görebildiğimiz gibi görebilseydik sayaçlarımızı da yahut ara sıra sorgulama imkânımız olsaydı kalan süremizi de tıpkı telefonlarımızda kalan dakikalarımızı sorgulayabildiğimiz gibi, yaşamımızda neler farklı olurdu acaba şimdiki durumumuzdan?

Sevinir miydik buna, üzülür müydük?

Hanelerimiz büyük rakamlarla doluyken kayıtsız davranıp sıfırlara yaklaştıkça da bunalımlara, korkulara düşer miydik mesela?

Bizim sayacımızda yıl hanesi dopdolu olsa bile sıfırlanmakta olan sevdiklerimiz nedeniyle her an ıstırap çekmez miydik?

Evlat hasretiyle yanan ebeveynin doğuma gün sayarken rakamlar küçüldükçe heyecanı, neşesi büyür. Ölüme gün saymak bunun aksidir mutlaka. Sayılar küçüldükçe yürekten kopan parçalar büyür.

İyi ki doğduğumuzda görebileceğimiz birer sayaç yaratmıyor bizimle birlikte Yaratıcı. İyi ki süreyi bilmiyoruz. Süreyi bilmiyoruz ama süreci biliyoruz, unutmamak gerek. Ölmeyecek gibi yaşamamak gerek. Sınırlı sermayeyi sınırsız ve sorumsuzca harcayamayız.

Farkında olsak da olmasak da, biz onu görmesek de bir yerlerde bize ait bir sayaç var, mütemadiyen geriye sarıyor, ömrümüzü geri saya saya tüketiyor. Bütün hanelerimiz sıfıra varmadan bir şeyler yapmak gerek. Yapmamız gereken ne ise onu yapmak gerek.

15 Aralık 2022 Perşembe

SOKAK KÖPEKLERİ

Herhangi bir varlığa, bir nesneye bizzat sahip olduğundan daha fazla önem vermek, günden güne kıymetini artırmak ve günün birinde kendisini o varlığa tapar halde bulmak; insanın en aptal taraflarından biridir.

İlk çağlardan itibaren putlara tapınan insanlar, hep bu yolu izlemiştir. Maddeyi kutsallaştıran; altına, inciye, elmasa kendi gücünün katbekat üstünde kıymet veren, sonra onlara kul köle olan, insanoğlunun kendisidir. 

Kıymet zannettiklerinin çoğu insanın, vehimlerden ibarettir.

Bugünün insanı da hayvanları kutsama yarışına girmiş durumda. Genel olarak hayvanlar, özel olarak köpekler, özellikle de sokak köpekleri; bugünkü insanın yarınki tanrısı olma yolunda belki köpeklik tarihinin şimdiye kadarki en mesut günlerini yaşıyor.

Allah'tan okuyucusu bulunan bir yazar değilim; yoksa daha ilk paragrafımı okumadan beni katil, cani ilan eder, yerin dibine sokarlardı. 

Hayvanlara uygulanan her türlü şiddeti, merhametsizliği elbette kınıyorum. Yeryüzündeki canlılara merhamet edenlere, Allah merhamet eder. (Tirmizi, Hadis no: 1924) Hayvanlara eziyet etmek şurada dursun; bitkilere, hatta cansız eşyaya bile insan nezaketle yaklaşmalıdır. 

İnsan, yeryüzünde Allah'ın halifesidir; şerefli, onurlu bir varlıktır. Tabiata, yeryüzündeki her tür varlığa karşı insana yakışır şekilde muamele etmelidir. Yeryüzü ve gökyüzü, insanla tanıştığı için memnun olabilmeli; hayvanlar, muhatap oldukları insanlardan insanlık görmelidir.

Böyle bir dünya, ancak insanın insan olabilmesiyle; biyolojik olarak insan olmanın ötesinde ahlakıyla da insan olabilmekle mümkün. 

İnsan neslinin tarihin belli dönemlerinde biraz biraz yaklaştığı bu hedefin bugün çok uzağında bulunuyoruz bütün bir insanlık olarak.

İnsan, insana acımıyor. İnsan; kendi evladına kıyıyor, öz annesini babasını katledebiliyor. Caniliğin en korkunç örneklerine, şiddetin en akıl almaz şekillerine tanık oluyor ve günden güne alışıyor, irkilme eşiğimiz yüksele yüksele duyarsızlaşıyoruz. 

Hayvanlar da nasibini alıyor elbette insanın canavarlaşmasından.

Ne var ki insan, yine insandır. İçinde potansiyel olarak insanlık bulunmaktadır. İnsan, evrendeki en mükemmel canlıdır. 

İki fayda birbiriyle çatıştığı zaman; büyük olanın, üstün olanın, zorunlu olanın öncelenmesi akıl, mantık ve adaletin gereğidir.

İki mefsedet çatıştığı zaman, hafif olanı irtikap edilerek büyük olanının önüne geçilmesi de yine aynı şekilde bir zorunluluktur.

Bitkiler canlıdır, ama yaşam hakkına hayvanlar kadar sahip değildir. Bitkilerin yaşamını kutsarsak hayvanları öldürmüş oluruz. 

Hayvanların hayat hakkı ile insanların hayat hakkı arasında bir çatışma meydana gelirse hayvanların hayatını korumaya çalışmak, insanın hayat hakkını elinden almak olur.

Bunları herkes bilir, kelime israf etmeye gerek bile yoktu.     

Gel gör ki bugünün dünyasında diğer pek çok adalet, akıl, mantık ve ahlak ilkeleri gibi bu en temel ilkeler de paramparça edildi. 

Hayvanlara şiddete karşı olduğumu, her türlü şiddeti kınadığımı; dertleri hayvan mayvan olmayan, belki öne çıkmak, görünür olmak, bir şeyleri protesto ederek rahatlamak, belki bazı menfaatler elde etmek yahut toplumda fesat çıkarmak olan ve asla hayvanları sevdiklerine inanmadığım sözde hayvan sever/insan sevmez örgütlerin şerlerinden korunmak için tekrar ediyorum. 

Belediyenin hayvan barınağında çalışan bir iki hayvan bakıcısı; köpeklere şiddet uygulamış, hayvanlardan biri ölmüş. Elleri kırılasıcalar, içinizde merhamet yoksa bırakın o işi. Ağızsız dilsiz hayvanlar, insanların çoğundan daha masumdur. Ananıza küfredemez, size hakaret edemez, sahtekarlık nedir bilmez onlar. Bu, işin bir tarafı.

Diğer tarafı ise barınakta çalışan bu insanların elleri kelepçelenerek itile kakıla emniyete götürülmeleri, hapse tıkılmaları, televizyonlarda adi, namussuz, katil muamelesine tabi tutulmaları da onların kabahatinden daha küçük değil.

Kabahatleri ne kadar kötü de olsa, insan öldürmüş değiller, namusa tecavüz etmiş değiller, uyuşturucu satmış değiller, askere polise silah sıkmış değiller. Kabahatleri ne kadar büyük olursa olsun hayvana karşı işlediği bir fiilden dolayı iki insanın onurunun kırılması, maddi manevi linç edilmeleri asla doğru olamaz. Belki çoluk çocukları, anne babaları var bu insanların. Eşinin dostunun gözleri önünde böyle aşağılanmayı hak etmiyor bu insanlar. İnsan öldüren (kadın öldürenler dışında) katillere reva görülmeyen uygulamayı bu insanlara reva görmenin gerekçesi nedir? Mağdurun köpek olması mı?

İşte insanın, köpekleri tanrı haline getirip onlara tapınmasının, onlara insanları kurban etmesinin görüntüsüdür bu.

Yaşadığım şehrin ara sokakları köpek pisliğinden geçilmiyor. Midesi bulanmadan bir insanın yolda yürümesi mümkün değil. Bütün köşe başları, çocuk parkları, kaldırımlar, otobüs durakları, dükkan önleri köpekler tarafından ele geçirilmiş durumda. 

Belediyeyi suçlamak kolay. Hatta en doğru (!) olanı da bu, belediye çalışanları da insan ya nihayetinde. Köpek pisliği temizlesinler gezip dolaşıp.

Belediye toplayıp barınağa koysun, otel yapsın köpekler için, karınlarını doyursun köpeklerin. İnsanlar, yiyecek ekmek bulamıyormuş, asgari ücretle çalışmak zorunda kalan babalar çocuklarına süt alamıyormuş, dar gelirlinin sofrasında et zaten bulunmuyordu, balık, tavuk da tası tarağı toplamaya başlamışmış... ne önemi var. Bulduğumuz parayı köpek mamasına yatıralım, köpekler yesin paramızı; aman sakın bir fakirin kursağına girmesin.

İnsanın insana yaptığı zulmü, ne hayvan insana yapmıştır ne insan hayvana.

Köpeklerin insanlara saldırması, yaralaması, öldürmesine ne mi diyeceğiz?

Tanrıların öfkesi...  

https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-41382817


9 Kasım 2022 Çarşamba

KRALLAR

Sebe' ülkesi kraliçesinin krallara dair vecize gibi bir sözünü Kur'an bizlere naklediyor: 

"Krallar (melikler) bir beldeye hâkim oldukları zaman oranın düzenini bozarlar, izzetlilerini zelil ederler." (Neml, 34. âyet)

Büyük bir hükümdarlık ve güçlü orduların sahibi olan Süleyman Peygamber, Kraliçe'ye bir mektup göndererek kendi egemenliği altına girmelerini istemişti (31. âyet).

Tâc u taht, mülk ü saltanat sahibi olmasına (23. âyet) rağmen Kraliçe Belkıs; devlet idaresinde sözü kanun, dediği dedik, çaldığı düdük olanlardan değildi. Yönetimde şura sistemini işletiyor, meclis üyelerine danışmadan karar almıyordu. (32. âyet)

Süleyman Peygamber'in mektubu üzerine de danışmanlarından fikirleriyle kendisine yol göstermelerini istedi. Onlar da "Bizler güçlü kuvvetli ve savaşçı kimseleriz. Emir senindir, sen ne dersen baş üstüne!" dediler (33. âyet). İşte tarihin bu noktasında bilge Kraliçe yukarıdaki genel kural sayılabilecek sözünü söyledi:

Krallar bir ülkede yönetimi ele geçirince oranın düzenini bozarlar, baştakileri ayağa düşürür, yerdekileri baş köşeye oturturlar.

Bu sözün doğruluğunu Kur'an'ın da onayladığı anlaşılıyor.

Bahse konu olan kral; adalet timsali, akıl, zekâ ve hikmetin zirvesi, en mühimi de Allah elçisi olan Süleyman aleyhisselam olsa bile bu kaidenin istisnası olamıyor.

Krallar, sözünün üstüne söz edilemeyenler; egemen olunca mutlaka bozarlar, dağıtırlar; yukarıdakileri aşağı indirir, aşağıdakileri yukarı çıkarırlar.

Adil krallar vardır; zulüm düzenini bozarlar, hakları olmadığı halde tepe noktalara çıkmış, layık olmadıkları koltuklara kurulmuş olanları yerlerinden indirir, çalıntı rütbeleri söker, aşırılmış unvanları çekip alırlar. 

Emanetleri gâsıplardan alıp hak sahiplerine, ehil olanlara verirler.

Haksız yollardan servet yığmış olanları, ekmeğe muhtaç hale getirebilirler.

Kralların bazıları zalimdir; yönetimini ele geçirdikleri ülkelerde düzeni bozar, izzet ve şeref sahiplerini mahrum ederken ayak takımı rezillerini yüksek konumlara getirirler.

Gıdayı, ürünleri, tarımı, tabiatı bozarlar. Nesilleri, sağlığı, ahlakı, eğitimi, çalışma düzenini bozarlar. 

Adaleti bozarlar; haksızlık, rezillik ve ahlaksızlıkları güvence altına alırlar. Onların saltanatında caniler, hırsızlar, arsızlar meydanlarda güven içinde fink atarken namuslu ve edepli insanlar günbegün daralan emniyet çemberinde sıkışıp kalırlar.

Vatanın iş bilen, çalışkan, dürüst evlatları olabildiğince haklardan, rütbelerden, mevkilerden mahrum bırakılırken memleketin en sahtekar, en menfaatperest, en beceriksiz, en cahil, ama en dalkavuk kimseleri basamakları beşer onar tırmanıp yüksek yüksek mevkilere konarlar.

Yedi göbek eli iş tutmamış, sofrası katık görmemiş, yakasından bit eksilmemişlerin varisleri; şirketler, holdingler sahipleri olurlar.

Krallar...

Değişirler, değiştirirler; yerleşir, yerleştirirler; alırlar ve verirler.

Krallar olur, hep olur...

İyileri olur, kötüleri olur...

7 Kasım 2022 Pazartesi

UÇAN BALON

Uçan balon aldınız mı hiç çocuğunuza? Uçan balona para vereniniz var mı? Yoktur elbet. Ben verdim, diye itiraz etmeye yeltenenler de, sanırım, balonun uçanına değil, uçabilecekken uçamayanına vermişlerdir paralarını. Zira hangi çocuk uçup giden balonla sevinir ki? Gökyüzünde uçan bir balonu hangi çocuk kendisinin sayar ki? 

Bir kelimeye takılıp kalmaktan ibaret değildir iddiam. İnsanız ve böyleyiz işte… 

Özgürlüğüne üç beş lira öder alırız; ipini elimizde tutar, uçmasına mani oluruz ve adını da “uçan balon” koyarız. Bu bizi mutlu eder de yeryüzünden uçan milyonlarca su buharının bir araya gelip pamuk şekeri gibi gök kubbemizde rahmet eseri olarak durması bir şey ifade etmez bize. Yokluğunda acizliğimizi anlayınca belki çevirir avuçlarımızı toprağa, dualar ederiz; ama varlığına şükrümüz, sanatına hayranlığımız o ölçüde olmaz hiç.

Tıpkı kuşlar gibi… uçmayan, uçamayan kuşlar gibi…

Semamız kuşlarla dolu; uçabilen, uçan, çeşit çeşit, renk renk kuşlar… Hiçbirine para ödemeyiz. Kaldırıp başımızı bakmayız bile yaz akşamlarında gökyüzünde raks eden kırlangıçlara, harman edilmiş ekin tarlalarına sürüler halinde konan yabanî güvercinlere, kavakların tepelerini karaya boyayan karagalara…

Tekke Camiinin kubbesindeki ottan çöpten yuvasına, farkına vardığımızdan belki günler önce gelip yerleşmiş olan leylekler; baharda beriye, güzde öteye seyahatler tertip eden yaban kazları; kafesimize hapsettiğimiz zavallı kuşlar kadar sevindirmiyor bizi. Sevmiyoruz hür olanları, bizim olmayanları… yem vermiyoruz onlara bizim olmadıkları, hiç kimsenin olmadıkları için; hepimizin oldukları halde.

Çiçekler…

Tabiat halısının üstüne renk renk, desen desen nakışlar  halinde Yüce Yaratıcının serpiştirdiği çiçekler bizden değildir bize göre; yabanîdir. Toplanıp bir saksıya dolmadıkları, kökünden kopup bir vazoya konmadıkları ya da çitlerle çevirdiğimiz topraklarda mahpus olmadıkları için bizim değillerdir. Köklerini erişebildikleri kadar salabilecekleri bir toprağın evladı olduklkarından, havadan dilediklerince teneffüs edebildiklerinden, hür olduklarından onların bakımını yapmaz, kurak havalarda bir kova su ile imdatlarına koşmaz, tatile giderken komşuya emanet etmez, eğilip koklamaz, derip sevdiklerimize götürmeyiz. Para saymaz, paha da biçmeyiz yabanî çiçeklere, bedavadır hepsi.

Ama belki de onlar, karada ve denizde; hatta havada insan eliyle meydana gelen fesattan uzak kaldıkları için mutludurlar. Belki de özgürlüğün tadını sürmektedirler.

DOLMA KALEM

 Sözde tükenmez kalemler yazı âlemini ele geçirince dolma kalemler, nesli tükenmekte olan kuşların kaderine mahkûm oldu. Nadide koleksiyonlarda, bazen özel hediye kutularında yahut tevellüdü, zihni, zevki geçen asırda kalmış bir azınlığın çekmecelerinde kıt miktarda dolma kalem; milli parklarda nesli korunmaya çalışılan kuşlar gibi ömür sürüyor.

Dolma kalemleri kitabet meydanında kolay kolay göremiyoruz, milli parklarda meskun kuşları semalarımızda kanat çırpar halde göremediğimiz gibi.

Mühim anlaşmaların, kıymetli evrakların altına büyük imzalar, pahalı olsa bile tükenen, dönek kalemlerle atılıyor. Zamane şair ve yazarları kitaplarını çöpe atılacak kalemlerle imzalıyorlar.

Onlar da haklılar... Zaman tüketim zamanı, tükenme zamanı... Tükendikçe doldurulan, uzun yıllar çöpe gitmeyen, nesiller boyu yaşayabilen bir eşyaya hangi üretici tahammül edebilir ki...

Yazının kıymeti kaldı mı ki yazanın kıymeti olsun? Sevdiklerimize mektuplar yazmaya devam etseydik, belki o mektupları yazan kalemlerin de hatırını sayar; sevdiklerimizden gelen mektupları muhafaza ettiğimiz gibi mektuplarımızı yazan kalemleri de hatıra olarak saklamak isterdik.

Çöplük çağında yaşıyoruz; her nesnenin çöpe atılabildiği, yapılan her şeyin nihayetinde çöpe atılmak için yapıldığı, atmadığınız eşyalar sebebiyle evinizin "çöp ev" kabul edildiği bir çağ...

Kalem tüketilip, kağıt buruşturulup atılmak için...

Yazının kıymeti yok, kâğıdın kıymeti yok. İnsanlar ellerinin ve ağızlarının bulaşığını kâğıtlara silmeye, kâğıdı en fazla tuvaletlerde kullanmaya başladıklarından bu yana; para, çek, senet, tapu [kıymetli (!) evrak] olma talihine (!) erişemeyen kâğıtlar paspas gibi çiğnenmekten kurtulamadı.  

Tüketmeyi seviyoruz. Bir giydiğimizi bir daha giymek mutlu etmiyor; ölünceye kadar aynı eşyalarla yaşamak öldürüyor bizi. Ne kadar çok eşya öldürürsek o kadar çok yaşadığımızı mı sanıyoruz acaba?

Biz böyleyiz. Bizim gibiler dolma kalemleri sevemez. Çünkü onların sevmediğimiz huyları var.

Boşaldıkça doldurmak gerek onu, böyle zahmetlere katlanamayız biz. 

Uzun yıllar kullanınca hafıza kesilecek başımıza; geçen günleri, günlerin geçtiğini, hayatın gittiğini hatırlatacak, canımızı sıkacak; taşıyamayız onu biz. Gün bugündür, önümüze bakarız biz. Sadakat, vefa... eskilerin hisleri... Sürekli değiş, sürekli değiştir... Aynı adamla ömür mü geçer kız?..

İkiyüzlülük, döneklik kötü huylardır; ama muhataplarımızda olursa. Bizde olursa ilm-i siyaset olur. Duruma göre dönmeyi, kabına göre şekil almayı aklın gereği, uyanık adamın vasfı biliriz biz. Onun için belki de 360 derece döne döne yazabilen kalemleri daha iyi benimsedik. Sadece doğru açıyla tutulunca yazan dolma kalemlerin dürüstlüğü bizi rahatsız etti. Ters yüz ettiğimiz değerlerin, fıtratımızdan uzaklaşmamızın, tükenmekte oluşumuzun azabını can çekişen vicdanlarımıza duyurdu belki. 

Bunların hiçbiri değil... Abartıyorum belki...

Dolma kalem, eziyetli iş. Kim uğraşacak onunla?.. Mürekkep doldururken ellerin kirlenir, hem bazen mürekkep akıtır dolma kalemler, çantanı kirletir, elbiseni mahveder.

Doğrudur, dolma kalemler bazen mürekkep damlatır gözyaşı gibi. Ağlar belki de... Sebebini bilemem ama dolma kalemlerin akıttığı yaşlar elinizi, elbisenizi boyayabilir fakat -emin olun- kirletmez.   

1 Kasım 2022 Salı

SEN ADAM OLURSUN

Meşhur hikâye:

Adam, oğluna hep dermiş ki "Sen adam olmazsın."

Oğlu okumuş, vali olmuş; adam göndermiş, babasını aldırıp getirtmiş makamına. 

Çocukluğunda kendisini aşağılayan babasının kehanetinin tutmadığını bir de söz ile yüzüne vurmak için buyurmuş ki vali bey:

"Sen bana hep 'Adam olmazsın.' diyordun ya, bak işte ben vali oldum." 

Valinin tahsilsiz babası taşı gediğine koymuş:

"Oğlum, ben sana vali olamazsın, demedim ki; adam olamazsın, dedim."

Bu ibretlik hikayeyi bilmeyen yok gibidir ve hemen herkes babanın bu hikmetli (!) ve müskit cevabına hak verir.

Diploma sahibi olmakla karakter sahibi olmak, vali olmakla adam olmak aynı şeyler değil elbette. Oğulun vali olabilmesine rağmen adam olamadığı ortada. Yoksa babasını huzuruna getirtmek gibi bir edepsizlik eder miydi? Çocukluğunda kendisini aşağılamış, adam yerine koymamış, kendisine şefkat, merhamet ve anlayışla yaklaşmamış olmasına rağmen kendisi babasının ayağına gider; yine elini öper, yine saygıda ona kusur etmezdi.

Neticede baba haklı çıktı, oğul vali oldu ama adam olamadı.

Valiyi bir kenara bırakıp gelelim onun adam olmamasının müsebbibi babasına...

Atalarımız "Bir kimseye kırk gün deli dersen deli, veli dersen veli olur." demişler. Acaba bizim valimiz de çocukluğunda babasından sürekli olumsuz telkin aldığı için adamlığa erememiş olabilir mi?

Çocuk, babasının kendisi hakkındaki sözlerine inanmış ve bu kocaman insanı haklı çıkarmak için çabalamış ve bunu başarmış olamaz mı yahut?

Ya da babanın oğlu hakkında vird edindiği "adam olmazsın" sözü dua olup Allah’a yükselmiş olamaz mı?

Çocuğun bütün yaramazlıklarına, aksiliklerine rağmen baba şefkatle, sabırla, inatla "Oğlum, sen iyi adam olacaksın." diyebilseydi belki yine haklı çıkacaktı. Buna rağmen çocuk yine de adam olamamış bir vali olsaydı babanın ne kaybı olurdu? 

Kötüyü çağırıp kötüye sarılmak, iyiyi çağırıp da iyiye kavuşamamaktan daha mı az acı verir?

Hüsn-ü zanda hata etmek, su-i zanda isabet etmekten daha evla değil midir?

Valinin babası keşke bu kadarcık hikmete sahip olsaydı...

Onun olumlu telkinleri belki oğlunu iyiye ve doğruya sevk edecekti.

Belki her şeye rağmen ısrarla tekrarlanan "Benim oğlum iyi adam olacak." sözleri çocuğun gönlüne tesir etmese bile icabet vaktine denk gelen dua olacaktı.

Şair Arif Nihat Asya ne güzel söyler:

Hastalık, sevgisizlik, öksüzlük...

Neler geçirdim ben!

Çıkabilseydi bir "güzel" diyecek

Güzelleşirdim ben.


29 Eylül 2022 Perşembe

HÜRRİYET

 Hürriyet, engel olabilmektir. 

Bir alan'a sahip olmak, bu alanda istediği gibi hareket edebilmek özgür olabilmek için yeterli değildir. Kendi alanı etrafına sınırlar koyup başkalarının bu sınırları geçmesine izin vermemek, hürriyettir.

Çölde yaşayan, sınırlara sahip olmayan göçebeler için tam bir hürriyetten bahsedilemez. Onların geniş sahralarda keyiflerince gezebilmeleri, özgürlük için yetmez. Çünkü onlar aslında başkasına yahut herkese ait bir alanda gezer durular. 

Hürriyet, kendi toprağını diğerlerinin toprağından ayıran sınırlara sahip olanlar için söz konusu olabilir.

Dine olan hıncını elbiseden çıkaran ve açıldıkça açılan bir kadın, özgür değildir. Sınırları yoktur onun, çölde dolaşan bedeviler kadar özgürdür ancak. Gözlerin kendi bedeninde dolaşmasına engel olamıyordur çünkü. 

İstemediği gözlerin, kendi bedeni üzerinde bakışlarıyla tasarrufta bulunmalarına tesettürle set çekebilen bir kadın, gerçekten hürdür. 

Hürriyet, kayıtsız olmak değildir. Bağımsız olmak, hür olmak değildir. Bağımsız bir varlık da yoktur zaten. İnsan ya Allah'a bağlıdır ya şeytana bağlıdır; emir aldıklarına, izinden yürüdüklerine, boyun eğdiklerine, sevdiklerine, korktuklarına, midesine, arzularına... bağlıdır.

Hürriyet, bire bağlanmaktır. Böylece sonsuz bağlardan kurtarır bu onu. 

Bir elin tuttuğu ip ile bağlı olan uçurtma uçabilir, ipsiz bağsız bir uçurtma göklerde özgürce uçamaz. 

Tam göbeğinden bir dingile raptedilen tekerlek, hedefe gidebilir; pimini çeker, kayıtsız hale getirirsek bütün kıymetini yitirir. Birden fazla noktaya bağlanan da hareket kabiliyetini kaybeder.    

Bir'e bağlanan, Bir'in emrine giren insan hürriyeti tadar. 

24 Ağustos 2022 Çarşamba

SEV-MEK

Sev-(mek), en güzel fiildir. Herkes onu bütün türleriyle sever. Sadece insanlar değil, hayvanlar için de geçerlidir bu.

Fiilin etken, edilgen ve dönüşlü hallerinin özne ve nesne üzerinde başka başka etkileri var. Bazı kimseler bu fiile etken özne olarak katılmaz/katılamazlar; sadece nesne olmaktan hoşlanır, fiilin edilgen halinden yararlanma bencilliğinde bulunurlar. Bunlar sevmezler. Severler aslında ama sadece kendilerini severler; lakin buna da sevmek denmez. Başkalarını sevmezler ama başkalarının kendilerini sevmesinden hoşlanır, sevilmek isterler. 

Sevilmek güzeldir, belki çok güzeldir. Kahramanlarının mecnuna döndüğü pek çok aşk hikayesinde Allah vergisi bir güzellikle boy gösteren dilberlerin rolüdür bu. Kolay ve emeksizdir. Bu sevmese de o sever. 

Sevinmek de fiilin arzulanan dönüşlü formudur. Sevmek'i içinde hissetmek. Kendisini sev-(mek) fiilinin hem öznesi hem nesnesi yapmak. Kendisi sevmek, kendisini sevmek: sevinmek...

Sevmek, yetenek ister. Sevilmek, istek dışı; sevinmek kendiliğinden olsa da sevmek, emek ister. Sevilmek'te kişi pasif, sevmek'te son derece aktiftir. 

Sevilmese de sevinmese de seven, sevmeye devam eden bir insan; -benciller onun ahmak olduğunu düşünebilirler- gerçek bir kahramandır, sevgi kahramanı.

Cahit Sıtkı'yı mısralarıyla yad edelim:

Ben aşk adamıyım

Sevmeye geldim insanları

Gönlümle, elimle, kafamla sevmeye

Hesapsız, karşılıksız

Ayrılık gayrılık gözetmeden

Bir çiçeği seversin, çiçek seni sevmez, haberi yoktur bundan, -aksini iddia edenler olsa da- sevdiğini bilmez, sevginle sevinmez. Köyünü seversin, bir şehri seversin; habersizdirler sevdiğinden. Yağmuru seversin; batarken güneşi, gökyüzünde bir yıldızı seversin; bilmezler ve sevildiklerine sevinmezler. Ama seversin işte. Bu bir ruh yüceliğidir. 

Sahtekar yüzlerini maharetle saklayabilen insanların nüfusa oranının zirvede olduğu çağımızda, muhatabına en yaldızlı sevgi cümleleri kuran; her türlü nesneyi, gülü karanfili yalancı şahit olarak kullanan nicelerinin "seni seviyorum" sözlerinin hakiki manasının "beni sevmelisin" olduğu; ilmel-yakin, aynel-yakin, hakkal-yakin kendini gösteriyor. Sevilmekten anladıkları da somut ve değerli nesneleri hediye olarak alabilmek, somut ve pahalı mekanlarda gezdirilmekten başkası değil. Sevgiyi gözlerde görüp sevenin kalbinde bulunmak değil onların lügatinde sevilmek. 


1 Ağustos 2022 Pazartesi

SULUBOYA (Hikâye)

Derenin şırıltına öyle dalmıştı ki, “Çerçi geliyor, çerçi geliyor!” sözleriyle kendine geldi. Gözleri parladı; kalbi, avuçta hapsedilen küçük bir serçe gibi çırpınmaya başladı. Elindeki küçük ilaç şişesini kaldırdı, içindeki suya baktı ve suyu dereye serpti. “Derede ne kadar da çok su var. Harca harca bitmez.”diye düşündü. “Dağlar kâğıt olsaydı, koca koca fırçalarım ve koca koca, renk renk, bir sürü de suluboyam olsaydı, ah ne güzel olurdu. Derede ıslattığım fırçamda suluboyamla çeşitli renkler oluşturur, sonra bütün dağlara güzel güzel ormanlar çizerdim.”diye de bir hayal kurdu.

Şişesini elinde sıkıca tutarak araba yoluna doğru koşmaya başladı. Yola çıktı, yolun her iki yönüne de kafasını bir sağa, bir sola hızlı hızlı çevirerek birkaç defa baktı. Nihayet ağaçların aralarından gördü köye ağır ağır gelmekte olan çerçiyi. Köye doğru koşmaya başladı. Koşuyor, “İnşallah vardır.”diye de dua ediyordu.

Evin önünden yıldırım gibi geçti, arkaya dolandı, kümesin kapısını açıp içeri girdi. Follukta yumurtlamak için yatan tavuklar bağrışıp kanatlarını çırparak kaçıştılar.

Yumurtaları saydı:

-Bir, iki, üç, dört, beş… on üç; üçü fol, kaldı on. Yeter herhalde.

Kümesten çıktı, eve koştu, dibine biraz saman konmuş bir sepetle tekrar kümese döndü, yumurtaları özenle sepete yerleştirdi. 

v  

Selim, köy okulunun beşinci sınıfında okuyordu, başarılı bir öğrenciydi. Ailesi köyün yoksul ailelerinden biriydi. Kitap, kalem, defter gibi okul ihtiyaçlarını, çoklukla öğretmeni, şehirdeki kardeş okuldan gelen yardımlardan veriyordu. Babası da imkânları ölçüsünde onun okuyabilmesi için elinden geleni yapıyordu. Ailesi Selim’in okumasını çok istiyordu, Selim de okumayı.

Selim’im altı yaşındaki kardeşi, Mustafa, hastaydı; babası bulduğu parayı onun tedavisi ve ilaçları için harcamak zorundaydı. Selim hak veriyordu babasına ve hiç üzülmüyordu babası suluboya alamadı diye. O sadece kardeşine üzülüyordu. O, bir iyileşsin, her şey düzelirdi. O zaman on iki renkli suluboya alırdı babası, birkaç çeşit de fırça. Bir sürü resim yapardı. Babası bir sürü resim defteri de alırdı ona. Neler çizmezdi ki defterler dolusu: köyün deresini, çayırları, ekin biçen adamları, dağda otlayan koyunları, Çoban Bilal’i eşeğinin üstünde, evlerini, kardeşini neşeyle koşarken… Tam on iki renk olurdu suluboyasında, birkaç çeşit de fırçası…

Pastel boyalarıyla güzel güzel resimler yapıyordu, ama resim defteri çabuk bitiyordu o zaman da. Selim de okul dışında yaptıkları için resim defterini değil, eski defterlerinden kalan boş sayfaları kullanıyordu; boyarken de pastelleri fazla bastırmıyordu tez yıpranmasın diye. Ah bir kardeşi iyileşseydi, doya doya resim yapardı; köyün her yerinin, kardeşinin, türlü türlü… suluboyayla, hem de on iki renk ve çeşit çeşit fırçalarla…

Öğretmenin “Gelecek haftadan itibaren resim derslerinde suluboya kullanacağız. Herkes suluboyasını getirsin.” demesinin üstünden dört hafta geçmişti, Selim’in hâlâ suluboyası yoktu. Annesine söyleyebildi öğretmenin suluboya istediğini. Annesi de “Babana söylerim, alır, meraklanma.” dedi. Çok sevinmişti, havalarda uçuyordu adeta; ama kısa süre sonra bu sevinç, yerini pişmanlığa bırakıp Selim’in yüzündeki gülücükleri de alarak birden kayboldu.

“Keşke söylemeseydim. Ya alamazsa, ya üzülürse...” diye üzüldü, uyku girmedi o gece gözüne. Ertesi sabah babası, kardeşinin tahlillerini, ilaçlarını almak için şehre gidecekti. Selim’e “Unutmazsam alırım oğlum.”dedi giderken. Selim utanma, sevinç ve pişmanlık arasında gitti geldi bütün gün.

Babası akşama doğru eve döndüğünde, Selim’in içi kıpır kıpırdı, fakat bir şey beklediğini belli etmemeye çalışıyordu. Hatta babası unutsaydı, kendisi hiçbir şey sormayacak, hatırlatmayacaktı.

Babası onu görür görmez “Hiç fırsatım olmadı.”dedi. “Acelesi yok.”diye karşılık verdi Selim de. Tavuklara yem vermeye devam ederken “Belki de parası kalmamıştır.” diye düşündü. “Babamı yoktan yere üzdüm.” diye de üzüldü gözlerindeki buğular damla olurken.

Selim, o hafta da resim dersinde pastel boyalarını kullandı. Sınıfta sadece Selim pastel boyalarla yapıyordu resmini. Selim’in üzüldüğünü fark eden öğretmeni onu teselli etmek istemiş; “Sen, pastellerle daha güzel resim yapıyorsun.” demişti. Oysa suluboyayla ne resimler yapacağını kimse bilmiyordu ki. Selim’in hayallerindeydi bu resimler… Suluboyayla… Çeşit çeşit fırçaları kardeşinin boş ilaç şişesindeki suya batırarak… Dağlar, köyün deresi, tarlalar, çayırlar, çoban, kardeşi… Küçük Mustafa neşeyle koşarken…

Hiç kimseye belli etmeyebilirdi de derdini, üzüntüsünü Selim, annesinden saklayamazdı. Babasının eli boş döndüğü günün gecesinde annesi, çocukların üstlerini, açılmışsa, örtmek için odaya girdi; Selim’in uyanık olduğunu hemen fark etti. Yatağının yanına oturdu, eğilip öptü yanağından. Mustafa’yı uyandırmamak için fısıltıyla:

-Sıkma canını. Bugün yarın Çerçi İsmail gelir. Varsa alırız. Haydi, uyu şimdi, dedi.

Diğer yanağından da öperek kalktı ve odadan çıktı.

Selim, yeniden; fakat bu defa pişmanlık duymadan sevindi. Çerçi İsmail bugün yarın gelirdi. Varsa alırdı. Hem ondan bir şey almak için illa da para gerekmiyordu. Para yerine yumurta da alıyordu.

Selim, sevinçten bir süre daha uyanık kaldı; birkaç hayal daha kurdu, sonra uykuya daldı, suluboyasıyla rüyalarını rengârenk boyadı.

Sabah olunca annesine “Çerçi gelirse suluboya almak için yumurta versem olur mu?” diye sordu. Annesinden “Neden olmasın yavrum?” cevabını aldığında sevincine diyecek yoktu. Bundan sonra suluboyayla resim yaptığını değil; çerçinin gelişini, kümesteki yumurtaları toplayışını ve yumurtaları vererek suluboyasını eline alışını hayal ediyordu. 

v  

Gerçekten de bugün yarın denebilecek kadar kısa bir sürede gelmişti çerçi. Selim, elinde yumurta sepeti, yüreği bir kuş gibi kıpır kıpır, meraklı gözlerle çeşmenin taşına oturmuş, çerçiyi bekliyordu.

Çerçi, köye girdi; atını durdurdu. Birkaç kadın kumaş, yazma, iplik gibi şeylere bakmaya başladılar. Kadınların alışverişi bitince Çerçi İsmail, atını sürdü, ağır ağır geliyordu. Bir yandan atını sürüyor, bir yandan da “Çerçi geldi, çerçi!” diye bağırıyor, müşteri topluyordu.

Selim, elinde yumurta sepeti, suluboya almak için çerçiyi bekliyordu. Bir an aklına çerçide suluboya olmayacağı ihtimali geldi. Bu çok kötü olurdu. Sipariş verince bir dahaki sefere getirirdi Çerçi İsmail, ama o zaman da okul kapanmış olurdu, neye yarardı ki…

Selim, başını iki yana sallayarak kafasındaki bu düşünceleri dağıtmaya çalıştı. Çeşmenin taşına oturmuş, elinde yumurta sepeti, suluboya almak için çerçiyi bekliyordu. Yumurtalar yetmezse komşudan ödünç alıp verebileceklerini söylemişti annesi, onun için rahattı. Yeter ki çerçide suluboya olsun, bir de on iki renklisi varsa…

Çerçi aşağı köşede yine durdu. Birkaç çocuk oyuncak, iki kadın birkaç naylon kap aldı. Çerçi hareket edince Selim oturduğu yerden doğruldu. Çerçi İsmail sepeti görünce, küçük müşterisinin önünde durdu.

—Bir şey mi alacaksın?

—Şey… Suluboya var mı?

—Yok, pastel boya var, kuru boya var; ama istersen gelecek sefere getiririm.

—Sağ olun, diyebildi Selim belli belirsiz bir sesle.

Çerçi atını sürdü, Selim geri döndü; elinde sepeti, eve doğru giderken cebinden çıkardığı küçük ilaç şişesini yolun kenarındaki otların içine attı.